| 2000 km.'de Portekiz |
|
|
|
| İlkay B. RAOUL | |
|
İlkay Birbil Raoul - Portekiz'de geçirdiğim iki hafta ile ilgili yazi yazmaya karar verince yazıya havalı da bir isim bulmak gerekti. Bundan iyisini bulabilmek için birkaç gün daha gerekebilirdi ki ben bir an önce yazmaya başlamak istedim.Biraz yola çıkış öncesinden bahsetmek istiyorum ki bence havayı koklamanız acisindan onemlidir. Temmuz basindan itiberen Istanbul'da insanlarin sicaklardan bayildigi haberlerini hasetle dinleyerek ve acaba Paris'e ne zaman yaz gelecek diye dusunerek ve en onemlisi de gelemeyen yaz nedeni ile oksuruklu, burun akintili ve de atesli bir grip gecirerk ciktim. Ucaga bindigimde, burnum tikali, kulaklarim ise zonklamaktaydi. Butun bunlar olurken ben, Portekiz'deki deniz, gunes ve de kumun hayalini kurmaktaydim. Iste olay oncesi hasta ama umitli bir ruh hali ile yola koyuldum. Portekiz'de kalacagimiz yer onceden ayarlanmisti. Lizbon'a 100 kilometre uzaklikta, SIT alani icerisindeki bir balikci koyunde yer alan evimiz, internetten resimlerini gordugumuz kadari ile, deniz kenarinda bir kaya uzerinde dalgalara bakan kisacasi tipki Amerikan filmlerindeki romantik deniz kiyisi villari gibi gozukuyordu. Iyi de bunun 2000 kilometre ile ne ilgisi var diyeceksiniz. Hemen açiklayayim. Portekiz'de havalar okyanus kiyisinda olmasi nedeni ile 28 C'yi hic gecemedi. Kaldigimiz gunlerin yarisinda hava kapaliydi. Koyumuzun kiyisinda dev dalgalar vardi veee en onemlisi deniz suyu en gunesli gunde 15 C'yi ancak buldu. Sonuc olarak, madem iki hafta burada kalacagiz bari biz de ulkeyi taniyalim dedik. Bence daha hayirli oldu. Bakalim maceralarimin sonunda siz de benimle ayni fikirde olacak misiniz ? Burada kucuk bir not gecmek istiyorum. 15 C'ye ragmen bendeniz iki gun haric her gun azimle suya girdim. Suya girdim diyorum cunku yuzme eylemini pek gerceklestirebilmis sayilmam. Dalgalar nedeni ile kiyida iki metrelik mesafede en fazla on dakika kalarak yapilan bir eylem bence suya girme eylemidir. Izninizle bir ikinci notta ev ile ilgili olsun. Evimiz, aynen resminde gordugumuz gibi cikti. Tertemiz, tam esyali sirin bir villaydi. Icerden super gunbatimlari izledik. Sadece iki gun terasta yemek yiyebildik, diger gunlerde ruzgar hepimizi ucuruyordu. Butun bu suprizlerden sonra, biz de kiyidan kiyidan ulkeyi gezmeye, gormeye, kulturumuzu arttirmaya karar verdik. Bu niyetimiz zaten vardi ancak sonucta tatilimiz gezme, gorme, yeme icme tatiline kolayca donusuverdi. 1. Sakin kirmizi sarap icmeyin. Ictiklerine biz sirke diyoruz. Gezip gordugumuz yerleri anlatmaya baslamadan once, ulke geneli ile ilgili birkac gozlemimi de yazmadan edemeyecegim. Gercek anlamda dindarlar. En kucugunden, en buyugune, herkes kiliseye gidiyor. Kiliseler gunun her saati Portekizliler tarafindan dolu. Cok zengin bir mutfaklari yok. Balik ve yaninda haslanmis ve/veya kizarmis patates genel yemekleri. Bolca pastane var. Bizim gibi her taraf kurabiye dolu. Gunun her saati kurabiye, kek yemek mumkun. Iki haftanin sonunda vardigimiz sonuc, Ispanya Yunanistan ve Portekiz ayni anda Avrupa Birligi'ne uye oldular. Nedense Ispanya diger iki ulkeye fark atmis durumda. En geriden geleni de Portekiz. Insanlari yoksul, sehir iclerindeki binalar eski ve bakimsiz. Kaldigimiz sure boyunca hic zengin bir toplulugun bir parcasindayiz izlenimini edinemedik. Insanlarda da bunu goremedik. Konfor arayan turistler icin cazip olmayan ancak gormesini bilene suprizler saklayan bir ulke. Sevmek icin caba harcamak gerekiyor. Ben kendi adima, gitmeden once kafamda tasarladigimdan, beklentilerimden cok farkli ancak bir o kadar da guzel ve soguk denizine ragmen sicak, sevecen bir Portekiz buldum. Gerceklestiremedigim, icimde kalan tek sey, Fado dinleyememis olmam. Turistlerin gittigi, bizdeki dansozlu restoran tipi yerlerden itina ile kacindigimdan, Portekizlilerin gittigi Fado mekani bulamadim. Dolayisi ile de taa oralara kadar gidip bir Fado dinleyemeden dondum. Simdi de gelelim yazimizin, gezelim-gorelim kismina. Bundan sonraki bolumde gezdigimiz sehir ve koylerden kayda deger olanlarini okuyacaksiniz. Yolculugumuz Lizbon'dan baslayip, Sintra, Obidos, Alcobaça, Nazare, Sitio (evimiz burada yer aliyor), Coimbra (Avrupa'nin en eski ucuncu universitesi burada 1250'lerde kurulmus), Porto ve Braga'da sona eriyor. Lizbon : Sehrin merkezindeki eski sehir ve Azulejo kapli binalar goz kamastiriyor. Bir cok binanin yuzeyi bu seramik cinilerle kapli. Ne yazik ki cogu pek iyi durumda degil. Bunun yani sira butun kiliselerde ve katedrallerdeki Azujelo'lar cok daha iyi korunmus durumda. Sehrin merkezinde mimari tek cesit. Yuksek binalar gormek mumkun degil. Yerlesim yerleri ve yuksek beton yigini modern yapilar merkezin disinda toplanmislar. Dolayisi ile sehrin icinde bir cok renklilik ve karisik gorunum yok. Ucaktan iner inmez mutevaziligi farkediyorsunuz. Lizbon'un merkezinde boga guresi stadyumu var ve her yerde bir sonraki gosteri ile ilgili afisler yer aliyor. Ulasim agirlikli olarak bizim hafif metro benzeri modern tramvaylarla saglaniyor. Taksim'deki tramvay benzerleri de turistler icin sehrin degisik merkezlerinde calisiyor. Bir de 3 hatli mutevazi bir metrolari var. Sanirim Avrupa'daki en mutevazi metro hatti Istanbul'da. Buyuk sehir olmasina ragmen, Porto'da da benzerini hissettim, bir stress, kosturmaca, telas ve dinamizm yok. Insanlar rahat, stressiz, telassiz islerini yapiyorlar. Obidos : Burasi da nereden cikti diyeceginiz, kitaplarda adi fazla gecmeyen kucuck bir koy. Biz de, gencliginde cokca gezmis olan arkadasimiz sayesinde ogrendik. Zamaninda, denize fazla uzak olmadigindan olsa gerek, fetihlere karsi surlar icinde bir koy insa etmisler. Surlarin bir kismi yikilmis olmakla birlikte, koy, kucucuk evleri, parke tasli daracik sokaklari ile ayni sevimliligi bugune kadar tasimis. Portekiz icinde guzel bir supriz olarak karsimiza cikti. Alcobaça : Katedrali ile unlu bir baska koy. Ayni zamanda da sapsari uzun bir kumsali var. Merak edenler icin, deniz suyu daha sicak degil ve de dalgalar ayni devasa buyuklukte Nazaré / Sitio : Bu iki koy birbirine cok yakin ve asil gecimini balikciliktan saglamakta. Her yerde kurutulmus balik satan siyahlar giymis, kir sacli kadinlar gormek mumkun. Kadinlarin daha uzun yasadiklari kesin. Koyun orta yasli kadinlarinin buyuk kismi dul. Bir de orta yasli kadinlar, dul olsun olmasin kabarik eteklerle geziyorlar. Bu durumu ulkenin diger yerlerinde pek goremedim. Ben once, cehaletimden, kadinlarin kalcali ve sisko olduklarini saniyordum. Sonradan ogrendim ki, yedi etegi ust uste giyiyorlarmis. Coimbra : Universite sehri Coimbra, butun yukarida saydigim tipik ozellikleri tasiyor. Yaz okullari nedeni ile de ortalikta degisik ulkelerden bir suru ogrenci dolasiyor. Ogrencilerin bir sehre renk kattiklari bir gercek. Eski universite (Avrupa'daki en eski ucuncu universite) sehrin tepesine kurulmus. Daracik sokaklardan kah merdivenlerle kah yokus yukari yuruyerek, done done tepeye cikiyorsunuz. Eski universiteyi aynen korumuslar. Yaz okullari, ozellikle de Avrupa Birligi Hukuku uzerine seminerler agirlikli olmak uzere, bu binada veriliyor. Hemen eski universitenin arkasina da yeni universite binalarini yapmislar. Bu binalarin eski universite ile tamamen ters dusmemesi gozetilmis. Sehrin ogrenci mahallesi olarak tabir ettigim kisminda duvarlarda globalizasyon ve Amerika karsiti, Filistin'i destekleyici slogan ve yazilara sikca rastlamak mumkun. Bir de bazi ogrenci evlerinde, nukleer karsiti bayraklar asiliydi. Ogrenciler ve sehrín yerlileri bir arada yasiyorlar. Ogrenci evlerinden yukselen bati muzigini dinleyerek fasulye soyan kadinlara, balkonda siesta yapan emekli amcalara sikca rastladik. Braga : Braga, kilise ve katedralleri ile unlu, butun Avrupa'nin en dindar sehri olma unvanini elinde bulunduruyor. Gercekten de her adim basinda bir kiliseye ve de katedrale rastlamak mumkun. Bir sure sonra onlari gezmekten vazgecip, kendinizi Republic Meydani'ndaki fiskiyeli havuzun kenarindaki Viyana Kahvesi'ne atiyorsunuz. Burasi bir sekilde bulusma yeri gibi. Soluklanmak icin cok iyi bir adres. Braga'da bircok yerde sokaklar arac trafigine kapatilmis. Bu sokaklarda bolca butik ve benzeri turistlik mekanlar gormek mumkun. Burada hummali bir binalari iyilestirme, guzellestirme calismasi var. Bir cok tarihi eser, Avrupa Birligi'nden finansal yardim alarak onarilmakta. Portekiz genelinde bunu pek fazla goremedim. Halbuki Yunanistan'da neredeyse her eski sutun icin bir yardim fonu tabelasi vardi. Porto : Yazimizi ticari baskent Porto ile bitirelim. Porto, Lizbon'a gore cok daha ihtisamli bir kent. Tarihi binalarin sayisi, ozelligi, konumlari ciddi anlamda farkli. Nedense insan Porto'nun baskent oldugu izlenimine kapiliyor. Burada Lizbon'dan farkli olarak, eski sehir ve yeni sehir birbirine karismis. Her kosebasinda karsiniza bir supriz cikmakta. Bu nedenle de bana biraz Istanbul'u hatirlatti. Yapilacak o kadar cok sey var ki, nereden baslamali nasil yapmali durumundalar. Sehir o kadar ic ice gelismis ki, hayati aksatmadan bir seyler yapabilmek neredeyse olanaksiz hale gelmis. Dolayisi ile de cok ozellikli, muhtesem yapilar, modern yapilarin arasina sikisip kalmis. Bu arada modern deyince akliniza camdan gokdelenler gelmesin sakin. Silueti bozan hicbir sey yok. Porto'da borsa binasini gezdik. Ihtisami goz kamastiran bir yapi. Afrika'dan getirilen agaclardan yapilan iscilik, parkeler ve de mobilyalar hayranlik uyandiriyor. Ayni zamanda da ciddi bir Arap ic dekorasyon ozentiligi hakim. En gosterisli odalari tamamen herhangi bir Arap Sarayi'nin odasi gibi. Ilginc tarafi da Portekiz'li mimar ve isciler tarafindan bu sekilde tasarlanmis olmasi. Ustelik de kapinin hizasi ile parkeler arasinda bir uyumsuzluk da yapmislar ki mukemmel olmasin diye. Mukemmellik Allah'a mahsustur diye. Rehberimizin yalancisiyim. Son soz, Portekiz'de de yaz aylari dugun aylari. Kiliselerde her cumartesi bir den fazla dugun var. Ozellikle de unlu olanlarinda. Turist olarak biz de unluleri gezdigimizden, ayni gunde birden fazla dugune tanik olduk. 2002 Portekiz modasi ise, gelinle damadin 1920lerin arabalariyla kiliseye gelmeleri. SİTEDEKİ DİĞER YOL NOTLARI
{modulebot module=İLGİLİ LİNKLER} |
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.