| Gurur ve Cesaret: Madrid |
|
|
|
| BAHAR GİDERSOY – BAĞAN GİDERSOY | |
|
İspanya denildiğinde Madrid, Madrid denildiğinde flamenko, fiesta, boğa güreşleri akla ilk gelenlerdir. Bu yaz tatilinde İspanya'ya gitmeye karar verdiğimizde İspanya ile ilgili bugüne kadar duyduklarımızdan büyük bir medeniyet ile karşılaşacağımızı biliyorduk.
Ama günümüzde ispanyolcanın dünyada 350 milyon insan arasında konuşulduğunu, 21 ülkede resmi dil olduğunu öğrendiğimizde büyük bir medeniyetle karşılaşacağımızdan daha da emin olmuştuk. Tatile rehberli bir turla gitmek, gidilen ülkede insanı yabancı olma halinden çıkardığı ve şehir için göstereceği çabayı ortadan kaldırdığı için tatilimizi kendimiz planlamak istemiştik. İlk önce Madrid'e arkasından Barselona'ya gidecektik. Seyahatımızın ilk durağı Madrid'e inmeden önce Madrid ile ilgili aklımızda dolaştırdığımız bazı isimler, caddeler vardı. Barajas havaalanından otelimizin bulunduğu Reina Cristina caddesine onbir hatlı Madrid metrosuyla gelmiştik. Avrupanın bütün şehirlerinde olduğu gibi Madrid'te de ulaşım sorunu çoktan çözülmüştü. İstediğiniz yere çok kısa zamanda ve hiç kimseyle muhâtab olmanıza gerek kalmadan kolaylıkla gelebilirdiniz. Bugün hemen hemen herkesin ismini bildiği dünya şehri dediğimiz İstanbul'da herhangi bir açık adresi bulabilmek için kaç kişiye kaç defa soru sormanız gerektiğini düşünürseniz yabancı bir ülkede bir yabancı için adres bulma hiçbir dil bilmeseniz bile karşılaşacağınız sorunlar listesinde en alt sırada olacaktır. Paris, Londra, Viyana gibi Avrupa şehirlerinin ortak noktalarından biri budur. Yani ulaşım sorununu çözme ortaklığı. Atocha metro istasyonunda indiğimizde tren istasyonunun içinde karşılaştığımız büyük ağaçlardan oluşan botanik bahçesi etrafındaki kafeleri, restoranlarıyla çok etkileyiciydi. Gördüğümüz bu ilk resim bizi etkilemişti.Metro istasyonundan çıktığımızda ise önümüzde büyük bir bulvar vardı.Cadde o kadar büyüktü ki bir anda ellerimizde bavullarla hangi yöne gideceğimizi düşünürken karşımızda bir tabela otelimizin bulunduğu caddenin yönünü gösteriyordu.Bu tabelayı ve apartman numaralarını takip ederek otelimize 15 dakikada varmıştık. İspanya'da bir yabancı olmak çok kolaydı. Otelimize yerleştikten sonra hemen dışarı çıktık. Elimizde Madrid haritasıyla kendimize bir yol çizdik ve yürümeye başladık.Madrid'te sürekli yapacağımız tek şey yürümek saatlerce yürümek olacaktı.Uzun yürüyüşler gerekliydi.Çünkü şehirlerde insanlar gibidirler.Tanımak , anlamak için çaba gerekir , sabır gerekir, emek gerekir.Bir şehride anlamak sakin uzun yürüyüşler , kafelerinde zaman sıkıntısı olmadan geçen telaşsız sohbetleri gerektirir.Bunun için otelimizin bulunduğu Reina Cristina caddesinden Madrid'in göbeği sayılan ve oldukça etkileyici bir mekan olan Plaza Mayor'a kadar yürüdük.Atocha tren istasyonuna geldiğimizde Corlos V meydanını ve tren istasyonuna yakın Reina Sofia müzesini gördük.. Paseo del Prado boyunca ise medeniyetlerin buluştuğu yer Prado müzesi , müzeye giderken geniş yol boyunca Paris'te Seine nehri kıyısındaki kitapçılar gibi kitapçılar bulunuyordu.Bu kitapçılarda İspanyolca bilmememize rağmen İsponyalca kitaplarda dahil kitaplara bakarak yürüdük.Burada gördüğünüz kitapların kapaklarındaki resimlerden Madrid'te nelerle karşılaşacağını anlıyabiliyordu insan ve göreceği, keşfedeceği şeyler içinde heyecan duyuyordu. Prado müzesinden biraz daha ileriye doğru gittiğimizde karşımıza bir meydan çıkmıştı. Lealtad meydanı ve Ventura Rodriguez'in muhteşem eseri Neptune çeşmesi. Bu meydanın etrafında dört yöne açılan geniş caddeler , simetrik evler , otobüs yolları ve geniş yaya yolları , yol boyunca 42 derecede serinlik veren ağaçlar size eşlik ediyordu. Bu manzara karşısında hissettiğimiz ilk şey huzurdu. Neptune Çeşmesinin karşısında San Jeronimo yolunun köşesinde medeniyetlerin buluştuğu diger bir nokta Muse Thyssien Bornemisza bulunuyordu.Hava kararmaya başlamıştı.Ve bizim için ertesi gün sabah programımız belli olmuştu: Reina Sofia , Prado ve Thyssien Bornemisza... Hemen otele geri dönmeyip Madrid'i gecede görmek istedik ve Neptune çeşmesinden Jeronimo yolunu takip ederek Sol meydanına ve Plaza Mayor'a geldik.Plaza Mayor özellikle gece ışıklar içinde çok etkileyiciydi.Burası etrafında 136 binadan oluşan ortasında geniş avlusu bulunan bir meydandı.Bu meydan 1619 yılında III. Philip zamanında krallığa itibar kazandırmak için yapılmış canlı bir alışveriş merkeziydi.Meydanda atın üzerinde III Philip'in heykeli vardı.Zamanında kraliyet ailesine ait törenlerin , yerel festivallerin , alışverişin ,ticaretin yapıldığı bir meydandı.İnsanın burayı gördüğünde ilk edindiği izlenim canlı alışveriş merkezi , zenaatçilerin mesleklerini icra ettikleri bir çarşı , festivallerin yapıldığı bir meydan olmasının yanında toplumsal hayat, iş hayatı ve siyasal hayat için gündelik bir sahne olduğuydu.İnsanların bir araya geldikleri ortak bir dünyayı somutlaştırıyordu.Böyle bir ortak dünyanın varlığı , insanların mutluluğu , başarıyı sadece özel hayatlarında arayarak kamusal alandan , ortak dünyadan kopmamaları ve bir problemin herkes tarafından farkedilir olmaktan çıkmaması için önemlidir.Bir problemin herkes tarafından fark edilir olmaktan çıkması demek insanların kendi özel hayatlarına çekilip toplum hayatına ilgisiz kalmasını getirecektir.Tarihinde eski Yunan'da bize gösterdiği bu olmuştur.Plaza Mayor Atina'daki Akropolis ve etrafında bulunan kamusal alanın , ortak dünyanın en somut örneği olan hem ticaretin , hem sanatın özellikle siyasi hicivlerin yer aldığı tiyatronun yapıldığı ve insanların yüksekçe bir yere çıkıp konuşma yapabilecekleri ,dinleyenlerin rahatça müdehale edebilecekleri, tüm vatandaşların kentle ilgili önemli kararları aldıkları toplantı yeri olan ‘Agora' lara benziyordu.En azından herkesçe paylaşılan ortak bir dünyayı somutlaştırıyordu.Ortak mutlulukların, acıların yaşandığı dünyayı. Günümüzde de Plaza Mayor'da bu ortak hayatı hissetmek mümkündü.Meydanın etrafında meydana doğru uzanan kafeler, restoranlar , kenarlarda resamlar , gitar çalan gençler , insanların kendilerini ifade ettikleri , kendilerini herkese açtıkları canlı bir meydandı.Ve Madrid'de bu meydan hiç bir şey yapmasakta yorulduğumuz zamanlarda taştan oturma yerlerine oturup insanları izlediğimiz sürekli mekanımız olacaktı. Plaza Mayor
Ertesi gün erkenden yaptığımız ilk iş Madrid'de seyahatiniz boyunca size bazı önemli müzelere ücretsiz girmenizi , restoranlarda indirim kolaylığı sağlayacak , hayvanat bahçelerine , eğlence parklarına ücretsiz olarak girmenize yarayacak Madrid belediyesi tarafından çıkartılmış iki, üç, beş günlük Madrid karttan almak oldu. Brueghel ‘Ölümün Zaferi'
Madrid'in geniş caddelerini , heykellerini , müzelerini düşündüğümüzde, 714 yılında Müslümanlar tarafından işgal edilip ancak 13 yy'da ortaya çıkan Castille ve Aragon bölgelerinden Castilla prensesi İsabel ve Aragon mirasçısı Fernando'nun evlilikleri ile güçlenen İspanya'nın kraliçe İsabel ve kral Fernando'nun emri ile Christopher Colombus'u açık denizlere yollamaları ve Amerika'nın keşfi ile 16 yy'da Peru'dan Hollanda'ya kadar hüküm süren imparatorluk gücü İspanya'nın maddi zenğinliği yanında bu kültür zenginliği de insanı hem hayran bırakıyordu hem de düşündürüyordu. Aynı hayranlık ve şaşkınlığı Madrid'in ünlü aristokratlarından Cerralbo'ların evini gezmeğe gittiğimizde de yaşamıştık.Cerralbo'ların evi Kraliyet sarayına yakın , bugünkü Senato'nun ilerisinde , 17 Ventura Rodriguez yolu üzerindeydi.Marki Cerralbo 1845-1922 yılları arasında yaşamış ve evinide Fransız mimari örneğinde kendisi planlamıştı.Adeta küçük bir saray gibiydi ev.Balo salonları, mermer bir küvetin bulunduğu banyo , Japonya'dan getirilmiş eserlerle süslü bir Japon odası, duvarlarında bir çok ünlü ressamın resimlerinin asılı olduğu bilardo salonu, fransızcadan italyancaya birçok dilde siyaset , tarih , edebiyat alanlarında tavana kadar kitaplarla dolu çok kibar bir çalışma odası. Aynı tabloyu Philip V ve iç dekorasyonunda kendisine çok şey borçlu olan Charles III tarafından yaptırılan Kraliyet sarayında da görmüştük. Muhteşem Sabatini merdivenleri ile başlayan saray karşısında bulunan Almudena katedrali ile oldukça etkileyiciydi.Sarayda da gördüğümüz bu manzara karşısında düşündük ki, ne pahasına yapıldığı bir tarafa bırakılırsa , büyük bir medeniyet hem maddeyi hemde kültürü biriktirmekle ve korumakla ortaya çıkıyordu.Cerralbolarında , Baron Hans Heinrich Thyssien Bornemisza'nında yaptığı buydu.Cerralboların evinde tüm dünyayı yaşıyordunuz.Kendimize baktığımızda bizim yapamadığımız buydu.Orta asya'dan , Selçuklulardan ve dört kıtaya adaletle hükmetmiş -ki belki de batı medeniyeti karşısında en büyük avantajımız budur - Osmanlı imparatorluğundan kalan büyük mirasa sahip bizler ne maddi ne manevi bir şey biriktiriyoruz ve dahası bu mirası korumuyoruz. Eskiyi adeta toprağın altına gömüyoruz . Hem de hiç çıkarmamacasına .Tuhaftır insan her ülke dışı seyahette bunları düşünerek kim olduğunun , kendisinin peşine düşüyordu. Bu sanat ağırlıklı turumuzun ardından yorgun bir şekilde aklımızda gördüklerimiz ve bir muhasebeyle otelimize geri dönmüştük.Akşam İspanyolların ünlü tapas tabaklarından yiyip bir çeşit meyve kokteyli olan sangria dan içtik.Madrid'de bunları mutlaka denemelisiz. Işıklar altında Neptune çeşmesini seyrederek , kahvelerimizi içerek saatlerce telaşsız bir şekilde burada oturup günün yorgunluğunu attık.
Ertesi gün planımız Madrid kartımızla ücretsiz girebileceğimiz dünyanın dörtbir köşesinden toplanmış hayvanları 140.000 metrekarelik bir alanda toplamış avrupanın en önemli polar eko sistemli parkı Faunia'ya daha sonra da Madrid'in en büyük eğlence parkına gitmekti.Faunia parkına giderken caddelerde kimseciklerin olmaması caddeleri insanlarla dolup taşan bizler için biraz rahatsız edici idi.Madrid'de üçüncü günümüzde anladığımız iki gerçekten biri Madrid'de gündüz sokakların çok kalabalık olmadığıydı.Hatta sadece turistler sokaktaydı diyebiliriz. Ancak geceleri Madrid sokakları inanılmaz derecede kalabalıktı.İkincisi Madridliler İspanyolca dışında hiçbir yabancı dil konuşmuyorlardı yada konuşamıyorlardı. Restoranlarda , metro istasyonlarında hatta müzelerde asla İngilizce konuşmuyorlardı.Tren istasyonunda trenimizin kalkmasını beklerken yanımızdaki bir ispalyolun bizimle inatla İspanyolca konuşmasını hemde Avrupa Birliği üzerine ,bizimde İngilizce konuşmamızı ve hatta anlamaması karşısında bizimde neredeyse türkçe konuşmamızı hiç unutamıyoruz. Bu tavır bilinçli olarak bir gururdan mı kaynaklanıyordu yoksa bilinçsizce sadece İngilizce bilmediklerinden mi kaynaklanıyordu. Bunu hâlâ anlamış da değiliz.Ama Madrid'de bizi çok şaşırtan tek nokta bu olmuştu. Neptune Çeşmesi
Bu günün sonunda da bu sefer otobüs ile şehri gezerek Atocha tren istasyonuna , otelimizin bulunduğu bölgeye gelmiştik. Ertesi gün Madrid'de günümüzü Retiro parkında geçirdik.Plaza Independancia ve Alcala kapısından Retiro parkına girdik. Bu park oldukça büyük bir alana yayılmış ve İspanya iç savaşında büyük zarar da görmüş ama yine içinde bulunan Kristal sarayı ve Vélasquez sarayı ile , büyük havuzu , üzerinde kayıklarla dolaşanlarıyla ,havuz kenarındaki kafeleriyle muhteşem bir parktı.Londra'da Hyde park gibiydi.Mutlaka görülmesi ve saatlerce zaman geçirilmesi gereken bir mekandı.Parkta dinlendikten sonra Alcala caddesi boyunca yürüyerek boğa güreşlerinin yapıldığı arenaya ulaştık.Bilet gişesinde bilet alanları gördüğümüzde insani duygularımızın ağır basmasından belki burada pek fazla kalamadık.Hemen Alcala kapısına geri döndük. Kapıdan aşağıya doğru indiğimizde yine karşımıza bir meydan ve tanrıça Kibeleye adanmış Cibelles Çeşmesi çıkmıştı.Daha ilerisinde de Colon meydanı. Corlos V ile başlayan meydan ,Neptune Çeşmesi, Cibelles Çeşmesi ve Colon meydanı ile ilerleyen muhteşem geniş bir cadde.Cibelles çeşmesinin etrafında büyük postane binası ve Grand Via caddesi oldukça etkileyiciydi.Colon meydanındaki Mumya müzesi de 450 tane mumyasıyla görülmeye değer bir müzeydi. Muze 12 euro ödeyerek gezilebiliyordu..
Grand Via
Cibelles Çeşmesi
Toledo'ya gitmişken geçmişi Roma'ya kadar uzanan arap ,Müslüman etkisiyle gerçekleşen Aristo çevirileriyle bir dönem entelektüellerin merkezi haline gelmiş bu tarihi şehirde Puerto del sol , Alfonso VI kapılarını ve İspanya iç savaşında oldukça büyük zarar görmüş olan , günümüzde de kütüphane olarak kullanılan şehrin tepesine kurulmuş Alcazar'ı görmeden gitmemek gerekir.Buradaki askeri müzeyi de 1.20 euro ödeyerek gezebilirsiniz.Yine bu bölgede bulunan 12yy ‘a ait San Miguel kilisesinide ziyaret edebilirsiniz. Toledo'da bir gece geçirmek isterseniz tarihi bir otel olan otel Alfonso XII 50 euroluk gecelik fiyatıyla oldukça uygundur.Ayrıca içinde El Greco'nun , Van Dyck'ın , Goya'nın çalışmalarının bulunduğu , 22 şapeli olan 1266 tarihli Catedral Primada'yı mutlaka görmelisiniz.
Madrid'de altıncı günümüzde artık Barselona'ya gitmek için şehirden ayrılma vakti gelmişti.İlk ayak bastığımızda Madrid dimdik ayakta duran belki de başkent olmasının etkisiyle de oldukça asil ve kendini hemen anlatmayan bir şehir izlenimi veriyordu. Ama Madrid artık bizim tanımaktan memnun olduğumuz, alıştığımız , caddeleri , heykelleri , parkları, tarihi, kültürü ile bize kendini açan bir şehirdi.Madrid bizim için Picasso ile , Manchalı Don Kişot ile , büyük meydanları, büyük heykelleri ile cesur gururlu ve asil bir Madrid'ti.
|
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.