YAZARLAR
Serra GÜRÇAY
Namibia, Tanrıların Kum Havuzu | Namibia, Tanrıların Kum Havuzu |
|
|
|
| Serra Gürçay | |
|
Sayfa: 2 / 2 Geçen hafta başladığımız kumullarda elmas arama misyonumuz başarısız geçse de, Namib kumunu şişelemeyi ve içine küçük kristal parçaları yerleştirerek çocukları avutmayı başardık. Onlar memnun olduğuna göre, biz de Namib çölünü keşfetmeyi geçtiğimiz hafta bıraktığımız yerden devam edebiliriz... Nehrin bittiği vadi: Sossusvlei Sabah erkenden Namibia'nın keşfetmeye en müsait olan dev kumullarının bulunduğu bölge "Sossusvlei" milli parkına dalıyoruz. Bir önceki gece ay ışığında görüp büyülendiğimiz kumulları yakından görüp onlara dokunmak için adeta yanıp tutuşuyoruz. Parkın içine girdikçe kumullar yükselmeye başlıyor. Bu parkta her tepenin, her kumulun bir numarası, bazılarının kendine özgü bir ismi var. En meşhuru, en kolay tırmanılanı, yola en yakını gibi... Çölde yürümeyi göze alamayan turistler için, yola yakın olması fotoğraf çekmek ve üstüne tırmanmak için elverişli anlamına geliyor. Bu bölgede tek bir araba yolu var ve bu yolun dışına ancak yürüyerek çıkabiliyorsunuz. Bu kuralı çiğnerseniz çatlamış kumların üzerinde bırakacağınız tekerlek izleri en az 10 - 20 sene silinmiyor, bir de hemen yakalanıp ceza ödeme ihtimaliniz var. 45 numaralı kumulun önünde duruyoruz. Bu gördüğümüzün, Sossusvlei'in en meşhur kumulu olduğunu öğreniyoruz. 45 numaralı kumul, Toyota reklamlarından, Jeniffer Lopez'in at sırtında göründüğü klipe kadar birçok uluslararası çekime konu olmuş. Gerçekten de yumuşak kıvrımları ve güneş ışığının üzerinde bıraktığı ışık oyunlarıyla, bu kumulun çok estetik bir görünüşü var. Adeta bizi davet eder gibi duruyor...45 numaralı kumula hep beraber çıkıyoruz. Adım attıkça ayaklarımız kuma saplanıyor ve ayak izlerimiz kumun aşağıya dökülmesiyle büyüyor. Kumullara çıkmak zannedildiği gibi zor değil, kum o kadar yumuşak ve aynı zamanda parlak ki, yorulunca insanın içinden kuma yatıp saatlerce oynamak geliyor. Biz şanslıyız çünkü şu an Namibia'da kış sezonu. Hava en fazla 22-23 derece, geceleri çok soğuk olduğundan üzerinde yürüdüğünüz kum aşırı sıcak değil. Yazın kumda akrep ve yılanların olabileceğini duyunca, iyi bir mevsimde geldiğimize seviniyoruz. Hayat veren sis Çölü gezerken dikkatimizi bazı hayvanlar ve yer yer kendini gösteren bitki örtüsü çekiyor. Bu kadar kuraklıkta bu canlıların nasıl yaşadığını öğrenince, doğaya inancımız bir kat daha artıyor. Bu bölgede yaşayan antilop cinsi hayvanların kendini sıcaktan korumak için bir tür iç klima geliştirdiğini, bu bölgede ki kum sincaplarının kuyruklarının diğer sincaplara göre daha uzun olduğunu ve güneşe karşı siper olarak kullandıklarını, karınca ve böcek türlerinin ise çölde bacaklarının uzadığını, böylece kızgın kuma deymeden yürüdüklerini öğreniyoruz. Çöl koşullarına adapte olan hayvanlar, etrafta buldukları yeşillikleri yiyerek hayatta kalıyorlar. Çölde gördüğümüz yeşilliklerin nasıl yaşadığını öğrenince şaşkınlığımız bin kat artıyor. Kum tepelerinin 150 kilometre ardında ki Atlantik okyanusundan her sabah kalkan sis, rüzgarın verdiği yönle Namib çölüne gelip, kum dağlarının üzerine buğusunu bırakıyor. Atlantik'ten esen soğuk rüzgar dalgasıyla, çölün kuru havası buluşunca oluşan sis çölün yaşam kaynağı ve her sabah çölü sulama görevini eksiksiz yapıyor! Yürüyen Kum Dağları Namibia'da bulunan kumulların bir özelliği de rüzgar akımından etkilenerek her sene kuzeye doğru göç etmeleri. Sossusvlei'nin güneyinde, iyice kurak bölgede bulunan kumullar adeta koşarcasına kuzeye doğru yol alırken. Sossusvlei'dekiler komşularına göre biraz daha yavaş hareket ederek, yılda 1 metre kadar kuzeye ilerliyorlar. Bu kumulların ilerlemesini durdurmak ve kum fırtınasında civar köylerin kumlar altında kalmasını önlemek için kumulların etrafına çöl bitkileri ekmek gerektiğini öğreniyoruz. Çölün her sene genişlemesi, senelerdir duyduğumuz klasikleşmiş" dünya çöl oluyor" lafının gerçekliğini kanıtlıyor adeta... Rehberimiz, bizi Sossusvlei parkının içinde bulunan "Ölüm Vadisine (Deadvlei) götürebileceğini, fakat arabanın bu bölgeye giremediği için biraz yürümemiz gerektiğini söylüyor. Kızları biraz rüşvet ve tatlı dille ikna etmeyi başarıp, çölün ortasına doğru sürecek toplam 6-7 kilometrelik yürüyüşümüze başlıyoruz. Yarım saat sonra arkadan gelen " Buralarda niye dondurmacı yok ? Çok yorulduk" namelerini duyunca biraz yavaşlasak da sonunda "Ölüm Vadisine geliyoruz. Bu bölgeye "hayat veren sis" gelmediği için tamamen toprak kurumuş, çatlamış, sertleşmiş ve beyaz bir renk almış...Bu ölmüş toprağın üzerinde cansız duran ve hayaleti andıran ağaç kütükleri var. Etrafı kızıl kumullarla sarılı olan "Ölüm Vadisine" biraz uzaktan bakınca ışığın ve belki de sıcağın oyunuyla sanki beyaz bir göl görür gibi oluyoruz. Serap görmenin de ne anlama geldiğini öğrendikten sonra, kendimizi zar zor arabaya taşıyor ve bir süre hiç kımıldamadan manzarayı seyrediyoruz. Elmaslara Yaklaşmak Yasak Bütün gün kumulların içine dalıp, çölde bol bol yürüdükten sonra çöldeki son günümüzü de bu kum denizini yukarıdan görerek bitirmeyi uygun buluyoruz Gün batımında yaptığımız minik pır pır uçak gezimiz, genç ve cesur pilotumuz sayesinde oldukça heyecanlı geçiyor. Kumulların neredeyse üzerine konacak kadar yakınlarından geçiyor, pervanenin rüzgarıyla kumların hareket ettiğini bile görebiliyoruz. Tepeden bakınca bu manzaranın dev bir kum havuzuna benzediğini, kumulları şekillendirenin mükemmel bir estetik duygusuna sahip olduğunu düşünmeden edemiyoruz. Geçtiğimiz yerler tamamen bakir, çöl ve kumdan ibaret, yol olmadığından dolayı burayı gezmenin tek yolu havadan... Pilot bizi 150 kilometre batıya, okyanusa götürüyor. Okyanusun göründüğü noktada kumun üzerinde daireler görüyoruz. Pilot bunların esrarengiz bir şekilde belirdiğini, nedeninin de henüz bulunamadığını söylüyor. Bu da doğanın biz insan oğluna oynadığı bir başka oyun diye düşünüyoruz. Okyanusa geldiğimizde manzara inanılması zor bir hal alıyor. Bu noktada, Atlantik'in dev mavi dalgalarıyla, kızıl kum tepeler birbirlerini kucaklıyorlar. Yola çıktığımızdan beri etrafta, ne bir canlı, ne bir ağaç ne bir yol gördük. Mavi ve sarı rengin dışında hiçbir şey yok. Okyanusun dalgalarına doğru yaptığımız pikelerden ve etrafın vahşi güzelliğinden olsa gerek, başımız dönüyor. Dönüş yolunda pilotumuz biraz daha güneyden giderek bizi "Yasak Elmas Bölgesi"nden geçiriyor. Güneye Oranj nehrine kadar giden bu bölge, Güney Afrika'daki madenlerle birlikte dünyanın en büyük elmas madenlerinden biri. Namibia devleti ve Güney Afrikalı De Beers firmasının ortak olduğu bu madenlerden çıkan elmaslar, tüm dünyaya buradan yayılıyor. Elmas bölgesine girmek yasak, zaten girebilecek bir yol da yok, bizim üzerinden geçtiğimiz "Yasak Bölge Zone 2" şimdiye kadar gördüğümüz manzaranın aynısı. Maden araştırmalarının daha güneyde yapıldığını öğreniyoruz.Aslında pilot dahil bu bölge ile ilgili pek bilgisi olan yok, malum yasak bölge. Hazineler büyük itinayla saklanıyor. Bu bölgede çalışan madencilerin izin günlerinde tamamen soyunarak arandıkları ve bu bölgeye izni olmayan kimsenin adım atamadığını öğreniyoruz. Yasak bölgenin üzerinden geçerken, insan kumların altında ne hazinelerin yattığını hayal etmeden duramıyor. Namibia'nın zengin madenlerinden elimizde sadece kum tanelerinin kalmasına biraz içerleyerek dönüş yoluna geçiyoruz. Bizim Namibia serüvenimiz burada bitiyor, evimize geldiğimizde kızıl kumlardan temizlenmemiz epey zamanımızı alsa da...Danimarkalı bir antropologun dediklerine katılmadan edemiyoruz: "Namibia'ya bir kez ayak basmış bir kişi, bu topraklara tekrar gitmeyi istemiyorsa, onun aklından şüpelenirim" Serra GÜRÇAY - Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır |
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.