Skip to content

Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color brick color green color
Uzaklar.com:ANA SAYFA arrow YOLDAN NOTLAR arrow Aşk ve ihtilaller ülkesi Küba
Aşk ve ihtilaller ülkesi Küba PDF Yazdır E-posta
Dr.İrfan Asil   
"Aşk ve İhtilaller Ülkesi" Küba topraklarına ayak bastığımızda neredeyse gün batıyordu. İzmir'den bir Haziran günü sabaha karşı başlayan İstanbul-Amsterdam bağlantılı yolculuğumuz, 14 saati uçak içi olmak üzere yaklaşık 20 saati bulmuştu.

Rotamız batıya olduğundan 21 saatlik ilginç bir gündüzü de yaşamıştık. Varadero'da bizi çok nemli sıcak bir hava karşıladı. İklimi hakkında önceden bilgilendiğimiz için bu bizi şaşırtmadı. Neyseki Küba'da otellerin, otobüslerin klimaları imdada yetişiyor da iklime pek alışık olmayan bizim gibiler bu sayede nefes alabiliyor. Atlantik üzerindeki 9.5 saatlik yolculuktan uyuşmuş bir halde otelimize vardığımızda  yorgunluğumuzun bize gösterdiği hedef yataklarımız oldu. Gece bir ara sabah oldu zannı ile kalktığımda saatin geceyarısı 03.00 olduğunu görünce gece ile gündüzümün karıştığını anladım. Sanki alkollü bir geceden kalmıştım. Anladım ki, jetlag denilen şey buydu.

     GEÇMİŞİ VE BUGÜNÜ İLE VARADERO 
     Sabah kalkınca, balkondan önümüzde uzanan, geniş kumsalları, palmiyeleri ve framboyaları ile turkuaz renkli Atlantik Okyanusu'nu seyre koyulduğumda rüyada olup olmadığımı yokladım. Evet, rüya değildi, bir Karaip sabahına uyanmıştım.
     Küba'da otel kahvaltılarında tropik mevyelere doyuyorsunuz. Mango, ananas, papaya ve muz istemediğiniz kadar. Küba'nın turizmi keşfetmesinden sonra, Varadero çok önemli bir turizm merkezi haline gelmiş. Denize sıfır çok sayıda lüks otel var. Turiste kazık atma diye bir kavram gelişmediğinden iki porsiyon ıstakoz, bir porsiyon tavuk ve alkolsüz içecek için yaklaşık 20 dolar ödedik. Tabii 1 dolar da bahşiş. 1 dolar Küba'nın her yerinde yeterli bir bahşiş. Otelde de restoranlarda da...Yeme içme faslında Mojito'dan bahsetmeden geçmek olmaz. Romdan yapılan Mojito gerçekten nefis bir içki.
     Devrim öncesi Küba ABD için bir sefahat bölgesiymiş. Mafya lideri Al Capone'un Varadero'da deniz kenarındaki malikanesi bunun kanıtlarından biri. Söylendiğine göre zamanında Havana kumarhaneleri ile de ünlüymüş. Günümüzün Montecarlo ya da Las Vegas'ı yani.

     MATANZAS: HÜZÜN VE DİRENÇ
     Varadero ‘dan sonra Matanzas şehrinde gördüğümüz yoksulluk bizi oldukça hüzünlendirdi. Boyasız, bakımsız, demirleri paslı bir-iki odalı evler, kırık dökük ev eşyaları insanın içini acıtıyor. Diğer yandan rejimi nedeni ile başta ABD olmak üzere, sözde uygar dünyanın yok saymak istediği, her türlü ambargoyu uyguladığı bir ülkenin onurlu yaşam mücadelesinin, hüznümüzü ironik bir biçimde keyfe dönüştürdüğünü duyumsuyoruz.  Özellikle ABD'nin hoyrat tutumuna Küba halkı da aynı biçimde yanıt veriyor. Gezimiz boyunca hiçbir Amerikan markası görmedik Küba'da. Ne Coca  Cola, ne Mc Donald's ne de Lewis, hiçbiri yok bu ülkede. Kendi  üretimleri kola içiyorlar. Amerika'dan nefret ediyorlar. Hepsi rejime inanmışlar, gelecekten umutlular. Sağlık, eğitim, ulaşım ve konut gibi ana gereksinimlerin hepsini ücretsiz devlet karşılıyor. Bazı  beslenme gereksinimlerini de...Afro-Cuban müziğin, o canlı ve kıvrak ritmini ünlü salsa dansları ile caddelere, salonlara ve her yere taşıyan Kübalılar zengin olmasalar da mutlular. Konuştuğumuz Kübalılar "Bizim Fidel" diyor, başka bir şey demiyor. Matanzas gezisi sonrası kendimizi Atlantık'in turkuaz sularına bıraktığımızda içimizi hoş bir ürperti kaplıyor.

     TİMSAH ÇİFTLİĞİ, TAİNO VE DOMUZLAR KÖRFEZİ
     Tayland'dan sonra büyüklükte dünyada  ikinci La Boca timsah çiftliğinde gördüğümüz timsahlar insanı ürkütüyor. Çiftlikteki restoranda bir müzik grubu çaldıkları latin müziği ile sizi salsaya davet ediyor. Dörtlü-beşli müzik gruplarında enstrüman çalanların içinde gençler de var, 60 ya da 70'in de ihtiyar delikanlılar da. La Boca bir göl kenarında. Bir çok kanalın açıldığı göl bizim Dalyan'ı anımsatıyor.  Küba yerlilerinin (kızılderililerin) adada ilk yerleşim yeri olan Taino bu gölün kıyısında. Botlarla kısa bir yolculuk sonrası Taino'ya vardığımızda bizi bir sürpriz bekliyor. Timsah eti ikram ediyorlar. Pek cazip gelmese de hatır için bir lokma alıyoruz, ama hepsi o kadar. Anlatılanlara göre 1492'den sonra adaya gelen İspanyollar, Kızılderilileri soykırıma uğratmış. Daha sonra da gerekli insan gücü için Afrika'dan köle getirmişler.  Bugün bu ırkları ve karışımını Küba'da görebiliyorsunuz. Taino geçmişin izlerini bugüne taşıyan açık hava müzesi gibi bir yer. Çimenler üzerinde kızılderili figürleri bulunan heykeller var. Bir kızılderili çadırında kızılderili giysileri içindeki genç kız ve erkekler sizi o günün dansları ile karşılıyor. Şakaklarınıza siyah boya ile şerit çiziyorlar ve sizinle dans ediyorlar. İsterseniz otantik hediyelik eşyalar alıyorsunuz.
     Taino'dan sonraki durağımız meşhur Domuzlar Körfezi. Burasının Küba'nın yakın tarihinde önemli bir yeri var. 1959'da ki Küba devriminden sonra, bunu içine sindiremeyen,  her fırsatta yeni rejimi alt etmek için elinden geleni esirgemeyen ABD, 1961 yılında Küba'dan kaçıp Amerika'ya yerleşen bir kısım Kübalı ile harekete geçer, buradan  Küba'ya çıkarma yapar. Kübalıların direnişi sonucu işgalcilerin büyük çoğunluğu çatışmalarda ölür, bir kısmı da geldikleri gemilerle kaçarlar. Buraya gelirken yol kenarlarında gördüğümüz mütevazi, küçük anıtçıkların bu çatışmalarda ölen Kübalılara ait mezarlar olduğunu öğrendik.

     HAVANA:  CHE, JOSE MARTİ, SALSA VE  OTOMOBİL MÜZESİ
     Gezimizin ikinci etabı için Havana'ya yol alırken  yeryüzündeki 160 değişik palmiye türünün 130'unun Küba orijinli olduğunu öğrendik. Havana bizi, caddelerindeki eski model Amerikan arabaları ile 45-50 yıl geriye götürdü. Devrim öncesinden kalan Chevrolet'ler, Buick'ler, Chrysler'ler, Hillman'lar ve daha niceleri ile Havana caddeleri otomobil müzesini andırıyor. Unesco tarafından "Dünya Mirası" ilan edilmiş olan La Habana Vieja yani Eski Havana çok ilgimizi çekti. İspanyol sömürgeliği dönemlerinden kalan kolonial tarzda yüzyıllık evler gördük. Bu bölgede yeni yapılaşma yasakmış. Barlardan dışarı taşan latin müziğinde genci yaşlısı, her yaştan danseden Kübalı görüyorsunuz. Ama asıl önemlisi, Havana'da, Che Guevara sevgisi adeta elle tutulur hale gelmiş. Her yerde anısını yaşatan duvar resimleri, heykeller bu çılgın devrimcinin mitolojik bir kahramana dönüştüğünü simgeliyor. Jose Marti Devrim Meydanı'ndaki İçişleri Bakanlığı binasının ön cephesindeki ferforjeden dev röliyefi Kübalıların ona olan iflah olmaz sevgisinin göstergesi adeta. Bir başka kişinin, Jose Marti'nin de çok sayıda heykeli var Havana'da. Jose Marti, Küba İspanya sömürgesi iken, bağımsızlık için önderlik etmiş ve bu uğurda 42 yaşında hayatını kaybetmiş ulusal bir kahraman. O da çok seviliyor. Che ve Marti'nin aksine Fidel Castro'ya ait herhangi bir heykel, anıt ya da benzerini hiçbir yerde göremiyorsunuz. Çünkü yasaklamış.
     Yaşamının son 30 yılını Küba'da geçiren Ernest Hemingway'den kalan izler bugün Küba turizmine büyük katkı sağlıyor. Kaldığı Floridita Otel'i ve barı turistlerin rağbet ettiği yerlerin başında geliyor.

     GERÇEK BİR CENNET: VİNALES VADİSİ
     Havana denince ilk akla gelen tabii ki puro oluyor. Pinar Del Rio'daki gezdiğimiz puro fabrikası ilginçti. Purolar el emeği ağırlıklı üretiliyor. Film ve fotoğraf çekmek yasak. Belli ki, Küba işin sırrı konusunda hassas. Aynı bölgede bulunan Vinales Vadisi, insana "varsa eğer cennet herhalde böyle bir yerdir" dedirtecek denli doğal güzelliklere sahip. 1492'de Kristof Kolomb burayı görünce " İnsan gözünün görebileceği en güzel yer" diye boşuna  dememiş. Vadinin bir kenarındaki dik ve sarp bir kaya üzerinde dev bir duvar resmi  vardı. 120 m. yükseklik, 180 m. genişlikteki Mural de la Prehistoria isimli evrim teorisini anlatan bu resim Brezilyalı ünlü ressam Diego Riviera'nın öğrencisi Leovigildo Gonzoles tarafından yapılmış. Bu bölge de 1999 yılında Unesco tarafından World Heritage (Dünya Mirası) ilan edilmiş.
     CHE GUEVARA'DAN KALANLAR VE KÜBA'YA VEDA
     Devrim Müzesi (Revelocion Museum) insanı 1959'daki devrim günlerine götürüyor. Müzede en çok etkilendiğimiz bölüm Che Guevara'nın Bolivya'da vurulduğu sırada üzerinde bulunan bazı özel eşyalarının ve çorabının bulunduğu bölümdü. Ayrıca bir tutam saçı da eşyalarının yanında duruyordu. Öldükten sonra kendisine yapılan otopside kullanılan birkaç basit tıbbi araç da aynı bölümde sergileniyordu.    
     Küba'ya gidip de Tropicano Show izlenmeden dönülmez denmişti. Söyleyenler haklıymış. İzlediğimiz böyle bir gösteri gezimize ayrı bir renk kattı.
     Türkiye dediğimizde Nazım Hikmet'i, dünya üçüncüsü ulusal futbol takımımızı ve Galatasaray'ı bildiklerini söylüyorlar.
     Dönüş için uçağımız Jose Marti havaalanından havalandığında kalplerimizin Küba'da kaldığını farkettik. Hüzünlendik. Sıcacık insanları ile bu Karaip adası yeryüzünde tek başına ayrı bir dünya sanki. Uçaktan altımızdaki güzel adaya son kez bakarken  Fidel'in "Ben ölsem de uğruna hayatımı verdiğim idealler yaşayacaktır" sözlerini boşuna etmediğinin bir kez daha ayırdına varıyoruz. Sezen Aksu'nun "Gönlüm Ege'de Kaldı" şarkısını biz "Gönlüm Küba'da Kaldı" diye çevririyor, Küba'ya elveda diyoruz.

 

New York Sokaklarında

New York

Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...

Hayallerim ve Gerçekler: Küba

Kuba

Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa  diye fısıldayıp duruyordu.

S.Miguel Kalesi

S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.