YAZARLAR
Volkan ACAR
Pekin'den Almatı'ya | Pekin'den Almatı'ya |
|
|
|
| Volkan ACAR | |
|
Sayfa: 3 / 4 3. Gün: Maç günü Almatı: Çarşamba sabahı kahvaltımızı beyaz peynir, siyah zeytin, reçel, bal, sucuklu yumurtayla yaptıktan sonra kendimizi tekrar sokaklara atıyoruz. Otelimiz Devlet Başkanlığı Sarayı ve bunun önündeki Cumhuriyet Meydanı'nın (Respublika Alangı) hemen yanında. Meydanın ortasında 1991'deki bağımsızlığı simgeleyen ince uzun bir Bağımsızlık Anıtı ve bunun tepesinde de bir Altın Adam var. Altın Adam, Sakalara ait bir figür. 1970'de günışığına çıkarılan ve altın plakalarla kaplı giysileriyle gömülmüş halde bulunan bu Saka savaşçısı Kazaklar için ulusal bir simge. Güneyde Sarayın hemen arkasında ise her mevsim karla kaplı tepeleriyle Tanrıdağları karşımızda duruyor. Uygurların Tengri Tağ ya da Hak Tengri, Kazaklarınsa Çinliler gibi Tiyenşan (Tian Shan) dedikleri Tanrıdağları, Çin, Kazakistan ve Kırgızistan içlerine kadar uzanıyor. Türklerin anayurdu kabul edilen bu bölgede Tanrıdağları, hem tarih hem de siyaset açısından her zaman önemli olmuş bir simge. Kazakistan 1991'de bağımsızlığını kazandıktan sonra (Sovyet dönemindeki göçlerle) ülkenin yarısından çoğunu oluşturur hale gelen Rus popülasyonu azalmaya başlamış. Geriye göç edenler sadece Ruslar olmamış. Volga nehri ve Karadeniz kıyılarında yaşarken 1941'de sürgüne uğrayan Volga Almanları da anavatanlarına dönüş başlatmışlar. Halen, 15 milyon civarında olan Kazakistan nüfusunun yarısından fazlasını Kazaklar, üçte birini ise Ruslar oluşturuyor. Ülkede bulunan Koreliler, Ukraynalılar ve Almanlar gibi Orta Asya halkları dışındaki popülasyonun burada bulunma nedeni ise, Stalin liderliğindeki Sovyetler Birliği döneminde farklı nedenlerle uygulanan toplu etnik sürgünler. Biraz dolaştıktan sonra sıcağa dayanamayıp otele dönüyoruz. Stadın önünde, sabahtan bu yana bekleşen bir grubu görüyoruz. Ayyıldızlı formalar giymiş 8-10 kişilik bu grup, otele alınmadıkları için Milli Takım oyuncularını görebilmek için burada bekliyorlar. Türk olduğumuzu anlayan bir tanesi yanımıza yanaşarak konuşmaya başlıyor. Ahıska Türkleri'nden olduğunu ifade eden bu genç, oyuncuları görüp bir tanesinin olsun formasını alabilmek için beklediklerini söylüyor. Türkiye Türkçesiyle konuşmasa da söylediklerini anlayabiliyoruz. Bizden ricası ise, oyunculardan forma isterlerken Türkiye Türkçesiyle ne demeleri gerektiğini bir kağıda yazmamız. İsteğini yerine getiriyoruz. 1944'de Stalin'in bir gecede Gürcistan'dan Orta Asya'ya sürgüne yolladığı Ahıska Türkleri'nin torunları halen 150.000 kadar nüfuslarıyla burada varlıklarını sürdürmeye çalışıyorlar. Otelde birkaç saat dinlenmek bizi kendimize getiriyor. Artık akşamki maça hazırız. Saat 20'de başlayacak maçtan önce birşeyler yemek için tekrar dışarı çıkıyoruz. Otelin önündeki taksiciler gideceğimiz yer için 300 tenge istiyorlar. Bize daha önce "şehir içinde 200 tengeden fazla vermeyin" dedikleri için biz de 200 tengede ısrar ediyoruz. Anlaşamayınca yola çıkıp araba aramaya başlıyoruz. Artık maç saati yaklaşıyor. Yavaş yavaş otele dönüp hazırlansak iyi olacak. Kebapçının önündeki Taxi tabelalı taksiciler 350 tenge istiyorlar. Karşıya geçiyoruz. Kazak bir taksici 300 diyor. Biz 200'e geldiğimizi söyleyince de "200'e biz de getiriyoruz "diyor. Dönerkenki fiyat farkının nedeni herhalde arz-talep meselesi olsa gerek. Neyse, 200'ü kabul edip bizi Mercedes taksisine buyur ediyor. Stadın önü çok kalabalık değil. Ortalıkta köfteciler, dönerciler, simitçiler, sucular görünmüyor. Sadece, Kazakistan kaşkolları satan iki stand, tribün girişi yakınında da küçük bir büfe var. Tekrar bilet kontrolünden sonra kapalı tribünün soluyla kale arkası arası kapıdan içeri giriyoruz. Yerimiz kapalının sağ tarafında üstte. Stad yavaş yavaş dolmaya başlıyor. Kapalıda oturanların çoğunluğu, burada ya da Almatı'ya çok yakın olan Bişkek'te oturan Türkler. Seyirciler arasında bir taşkınlık işareti bulunmadığı gibi hafiften eğlenceli bir muhabbet havası bile var. Bir ara karşımızdaki açık tribünde küçük bir olay gözümüze çarpıyor. Kazakların arasına birkaç Türk'ün oturduğu anlaşılınca Kazaklardan yoğun bir uğultu yükseliyor. Gençler polis eşliğinde Türklere ayrılan kale arkası tribüne götürülüyor. Boynuna Türk bayrağı bağlamış bu gençlerin tribünlerin önünden geçişleri sırasında duyulan "yuh" sesleri dışında herhangi bir fiziksel taciz olayı olmuyor. Bizim bulunduğumuz tribünde de Türkler giderek artmaya başlayınca polisler müdahale ediyor. Güvenliği sağlamak amacıyla bütün Türklerin tek bir sektörde toplanacağını, bu amaçla Kazaklarla yer değiştirmemizi istiyorlar. Ne Türkler ne de Kazaklar itiraz etmeden sessizce yer değiştiriyorlar. Ancak ikazları umursamayıp eşleri ve çocuklarıyla aramızda oturmaya devam eden Kazakların ve Rusların olduğunu da görüyoruz. "Türk Milli Takımının geç kalması nedeniyle" maçın 21.00'de başlayacağı anons ediliyor. Başlama saatini beklerken stadda marşlar, şarkılar çalınıyor. Kazaklarda Türkiye'de alıştığımız türden fanatik davranışlar görmüyoruz. Futbola çok fazla ilgileri olduğunu da söylemek mümkün değil. Pankarttır, bayraktır, amigodur, davullu tezahürattır, bu tür şeyleri hiç görmüyoruz. Tek gördüğümüz, bazı seyircilerin boyunlarına taktıkları Kazakistan kaşkolları, kapalının ortasında en önde oturan 4-5 kişilik bir "Selamsız Bandosu", bir iki korna, bir iki "kaynana zırıltısı" ve üç heceli bir tezahürat: Ka-zaks-tan. Yarısı kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan bizim gibi birkaç bin kişilik toplama Türk seyirci grubunun söylediği şarkılar, marşlar, tezahüratlar bile stadı dolduran Kazaklardan daha fazla ses getiriyor. Türk seyircilere bir tarafında Kazakistan diğer tarafında Türk bayraklarının bulunduğu balonlar dağıtılıyor. Zaten maça gelenler arasında da, iki ülke bayrağını taşıyan Türk sayısının epeyce fazla sayıda olduğu görülüyor. Yalnız dikkatimizi birşey çekiyor. Yapılan anonslarda, Türkler ve Kazakların kardeş olduğu, buraya dostça bir maç oynamak ve seyretmek için toplanıldığı, sonuç ne olursa olsun kazanan takımı, her iki taraf seyircisinin de alkışlaması gerektiği söyleniyor. Ve anonsun Rusçasının son cümlesinin şu olduğunu duyuyoruz: Nyet Rasizmo (ırkçılığa hayır, ırkçılık yapmayın). Bunu duyunca aklımıza, daha önce duyduğumuz bazı olaylar geliyor: Bazı Kazakların Türkleri sevmedikleri, "burası benim yurdum, burada ne arıyorsun" dedikleri, tartışmalarda "arkadaşlar, Türkler Kazaklara küfür etti, koşun" diyerek kavgayı büyüttükleri, vb. Her neyse... Bizim amacımız güzel bir maç seyredip keyifli bir gezi yaparak dönmek. 6-0 olan skor için seviniyoruz. Hem bol gol görmüş, hem de buralara kadar boşuna gelmemiş olduk. Maç bitişi (bazılarının beklediği gibi) kavga falan da çıkmıyor. Türk formaları ve bayraklarıyla Kazakların arasında yürüyerek arabamıza kadar ulaşıyoruz. Zaten Kazakların bir kısmı skor 3-0 olduktan sonra stadı terketmeye başlamışlardı. 6-0'dan sonra ise taşkınlık falan yapmadan sadece hayıflanıyorlar. İlyas, "Zaten bizim takımda iş yok, oyuncuların da çoğu Rus" diyor. Ama eklemeden de edemiyor: Can'la birlikte İlyas'a, bizim 8-0'lık İngiltere yenilgilerini gören kuşaktan olduğumuzu söylüyor, "Biz de bugünleri görmek için yıllarca bekledik. Gençlik yıllarımızdaki bol gollü yenilgiler, şerefli mağlubiyetler travmalarını atlatmamız kolay olmadı" diyoruz. |
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.