Skip to content

Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color brick color green color
Uzaklar.com:ANA SAYFA arrow YAZARLAR arrow Çiğdem ÜLKER arrow Beypazarı'nda Bir Gün
Beypazarı'nda Bir Gün PDF Yazdır E-posta
Çiğdem ÜLKER   
Eğer Evliya Çelebi'nin eteğine tutunup Seyahatname'nin peşine takılıp İpek Yolu'na çıkarsanız, sizin de ilk molanız, Engürü'nün 99 km kuzeybatısındaki  "Dinar-Hezar"kasabası olacaktır elbet.

Germiyan oğlu Yakup beyin vezirinin  ismidir Dinar Hezar . Ve bu meşhur bey, kenti Rumlardan alıp Osmanlı toprağına katmıştır, işte bu yüzden, Orta Anadolu'nun bu küçük kenti   onun adını taşır; her ne kadar yüzyıllar içinde  ‘Beypazarı'na dönüşecek olsa bile.
Evliya Çelebi'nin 1638'deki Beypazarı molası, bizim bu ilk yaz gezimizin aksine, belli ki sonbahar günleriydi. "lezzeti damak yaran kavunları", "beşi bir okka gelen yeşil armutları" pek güzel anlatır eserinde, ünlü seyyah.

Ama yazın bu  sıcak günlerinde, Beypazarı'nda bizi ilk karşılayan dalları meyve yüklü dut ağaçları oldu. Daha Ayaş'ta yolumuzu kesti olgun dutlar ve kızıl kirazlar ve  Beypazarı'nda yer gök dut ağaçlarıyla doluydu.

Dut... Bu çok narin, pek nazlı, kısacık ömürlü meyvenin ana  vatanı olmalı Beypazarı.

Ahşap konakların bahçelerinden, İnözü Vadisine, cami bahçelerinden, Kuyumcular çarşısına kadar dut ağaçlarının hâkimiyetinde kent. Bir de... Turistlerin.

Biz de, yeşil ağaçların gölgesinde kendimize ait bir  dünyayı yeniden keşfetmenin şaşkınlığıyla geziyoruz Beypazarını.

Safranbolu'da, Amasya'da, Bartın'da, Sivrihisar'da duyduğumuz aynı heyecanla dolaşıyoruz  restore edilmiş eski evlerin içini, Kafeye dönüşmüş Taş Mektep'i, Tarihi Çarşı'yı, dokuma ve gümüş atölyelerini.
Beypazarlı bir  tiftik tüccarının, Karaoğuz Beyin  150 yıllık  ahşap evi, bugün "Beypazarı Tarih ve Kültür Müzesi".

1996'da Kaymakamlık ve Belediye'nin işbirliği ile kurulan bu sevimli mekânda, bir  müzede değil de sanki, anneannemizin evinde dolaşır gibiyiz.

Aslında  çok iyi hatırladığımız  ama yavaş yavaş da  unuttuğumuz hayatlarımız işte artık "müzelik" olmuşlar. "Artık yaşlanıyoruz, müzelik olmuşuz" diye biraz da bozuluyoruz, ama bu sevimli müzeyi neşeyle geziyoruz.

Sanki bir odada namaz kılan dedemle göz göze gelecek, Çardak'ta ninemle şakalaşacak, beyaz dantel perdeleri okşayacak kadar iyi tanıyorum bu müze evi ve bu evde sergilenenleri.

Ne Topkapı'daki gizem, ne Dolmabahçe'deki saltanat  ne de Arkeoloji müzelerindeki yabancılık .

Ne dolap içlerindeki banyo odaları, ne mutfaktaki ocaklar, ne köşedeki beşik hiçbiri yabancı değil. Üstelik açık bırakılmış radyodaki  saz eserleri, çocukluğumdan gelen çağrışımlarla takılıyor  kulaklarıma.

Müzenin görevlisi  Bayram Koçak, gelin odasını, "Guşgana" denilen en üstteki tek odayı gösteriyor. Tabii ki biliyorum, çok iyi tanıyorum. Orada eskiden sebze ve meyve kuruttuğumuzu, odaları kirli havayı emen özel bir badana ile boyadığımızı, dedemin önemli evrakını, dolaptaki "mucire" denen çekmecede sakladığını, tabii ki biliyorum. İçimdeki duygu, yeni bir şey öğrenmekten duyulan sevinç değil, kaybetmeye başladıklarımı yeniden bulmanın neşesi.

Karşıdaki yüz yıllık evlerin üst katlarına bakıyorum. Çoğu pırıl pırıl restore edilmiş, boyanmış ama nedense hemen hepsinin bir  odası inşaat halinde duruyor. Boyasız, sıvasız, iskelet halinde duruyor. Müze görevlisi daha açıklamadan anlıyorum. Anadolu insanının türküsüne, fıkrasına yansıyan ince ve zeki alay bu. Hayatla ve ölümle dalga geçen, Yaradan'la şakalaşan Anadolu bilgeliği bu.

Halk şiirinin  şathiyelerinde  "Sırat Köprüsü"yle muzipçe konuşan, Yunus'un şiirine yansıyan, espri anlayışı bu. Nasrettin Hoca'nın fıkralarında gülümseten  şey bu.

İşte, Beypazarlı'da  da aynı muzip bakış. Hınzır bir sevimlilik. Bitirmiyor evini, kasten yarım bırakıyor.

"-Bak" diyor Azraile,  "-Bak, daha evim bile  bitmedi, dünyada daha yapacak çok işim var, bırak beni, unut beni!" Sessizce iniyorum ahşap merdivenden.

Biliyorum, en alt katta "mahzen" var, orası kalın taş duvarlı, yangına karşı korunaklı evin en emin yeri. Kızların çeyizleri de orada, kışlık erzak da orada.  Bir nevi "Panic Room" yani. Ama bu evde, bu mahallede korkulacak hiçbir şey yok ki. Panik yok, kentteki yalnızlık yok. Daracık bir sokak. Ağaçların, hayvanların ve komşuların göz göze yaşadığı ılık bir iklim.

Hüseyin Beyle eğiliyoruz, balkondan aşağı bakıyoruz, yandaki evin, "kaylan" taşlı  bahçesindeki fıstık ağacı dallarını bu balkona uzatıyor, bir müzede miyiz yoksa bir komşu evinde çayları mı bekliyoruz pek de emin değiliz.

Çaylar ise, de bizi çarşıdaki Taş Mektep'de bekliyor. Kasabanın ortasında 1225 yılında kurulan Sultan Alâattin Camii'nin yanındaki Taş Mektep. Selçuklu tarzı minarenin gölgesi Mektep'in avlusuna vuruyor . Duvarda eski siyah beyaz resimler, eski mezunların toplu fotoğrafları. Sedirde bir ud.  Benim bilgisiz parmaklarımda bile başarıyor inceden bir şeyler söylemeyi.

Rehberimizin mutlaka "havuç suyu" içmemiz önerisine boşveriyoruz, ama Beypazarı'nın Türkiye'nin  havuç üretiminin % 60'ını yetiştirdiğini de biliyoruz. Bira bardaklarında sunulan (maalesef) ayrandan içiyoruz. Sonra da çay tabii...

Bir bardak çayın yerini ne tutabilir ki?

Beypazarı'nın bu küçük Anadolu kasabasının en meşhur yiyeceği ise, "Beypazarı Kurusu" denilen tereyağlı peksimetler. Evet, peksimetler.
Kent, turizme açıldığından beri bu yörede, ünü iyice yayılan peksimetler.
Hem taşıması kolay, hem ucuz, hem leziz, hem de  üretimi son derece kolay. Çok zekice değil mi?

İşte şimdi  Taş Mektep'teki  çayımıza eşlik ediyor, Beypazarı "kuruları"
Beypazarı mutfağının asıl inceliklerinin, bizi İnözü vadisindeki lokantada beklediğini biliyoruz. Az sonra bir Beypazarı klasiği olan "güveç"le tanışacağız.  Alttan ısıtılan fırında pişirilen  etli bir pilav bu. Evet, alışık olduğumuz güvece pek benzemiyor, ama nefasetine de denecek bir şey yok doğrusu.

"Yarımca" ise, yörenin meşhur  gözlemesine verilen ad. Tanesini sadece 350 bin liraya aldığımızı  söylemeliyim.

Gelelim gümüşe. Yörenin yüz akı, el emeği meşhur gümüşe.

Bizim telkâri dediğimiz, Batılı kuyumcuların filigran diye adlandırdıkları el işçiliğinin,  çok yaygın olduğu bir  yöredir Beypazarı.

Zaten biz Ankaralıların aklına da, gümüş denince hemen Beypazarı gelir.
Bilirsiniz, Anadolu kadınının kadife bindallısı mutlaka bir gümüş kemerle tamamlanır. Bu kemerlerin kimi aynalıdır, kimi altınlıdır, kimi incedir kimi kalın.  Ama her kadının bir gümüş kemeri mutlak vardır bu topraklarda. Beypazarlı kadının ise, telkâridir gümüş kemeri.  Zaten çarşıdaki gümüş ustası da, ya kardeşidir ya yeğeni. Telkâri, gümüşün incecik teller halinde çekilerek,  yapraklara, dallara, çiçeklere, allara dönüşmesidir. Bardak zarfı olur, çay kaşığı olur, tepsi, tabak, daha bilmem neler neler  olur.

Bugün ise, yeni modeller, çağdaş çağrışımlarla pırıldar vitrinlerde. Atölyelerde çalışan, gümüşü işleyen Beypazarlı genç kızın alın teri, emeği, bilezik olur küpe olur,iğne olur.  Benim boynumda ise, daha ilk kuyumcuda görüp bayıldığım bir stilize madalyona dönüşür.
Sadece Beypazarı'nda değil, bütün Anadolu'da, kadının emeği her adımda karşımıza çıkmaz mı ? Bir gümüş atölyesinde, bir dokuma  tezgâhında, pazarda sebzesinin başında.

Peki ya, güveç tenceresinde ağır ateşte pişen bu incecik yaprak sarmaları, bunlar  ne uzun bir çabanın  ürünüdür.

İnözü Vadisinin vahşi kayalıkları arasındaki yeşilliklerde, size sunulan tarhana çorbası, sarma, ve güveç de elbette Beypazarlı kadının yapımıdır. Bu geleneksel sofra,  höşmerim tatlısı ile sonlanır.  Anadolu mutfağının temel bir hamur tatlısıdır höşmerim. Un yağ,şerbet belki bir parça yöresel peynir. Tahmin edeceğiniz gibi,  ismi de kadının kocasına  yönelttiği sorudan gelmektedir.  "- Hoş mu erim?" Bunu ilk  yiyen "er"in cevabını tabii ki tahmin etmek hiç de zor değildir.

Doğrusu, İnözü Vadisinin bu doğal lokantasında bizim  yediğimiz hoşmerim de gayet hoştur.

Yoz bir müziğin tuhaf tınıları, "gordün mü gordün mü?" diye bağıran garip sözleri bu yabanıl doğada bile yakamıza yapışsa da, Beypazarı sofrası henüz turistik olmaktan uzak, sevimli bir samimiyetle önümüze açılır.  Sonradan gelen dutlar ise, "müesseseden"dir elbet.

Zaten kasabadaki her "müessese"de  hep  aynı heyecan göze çarpar.
Turizmi ve onun zahmetsiz getirisini yeni yeni tanıyan yöre insanı içtenlikle gülümser konuklarına.

Sokakta, Müze'de, eski dükkânların arasında hep aynı gülümseyişle  bakar yüzünüze. Renkli yerel dokumalar satan, eski memur, yeni esnaf Yakup Bey uzun uzun kendini anlatır, yaşlı teyzeler hatırınızı sorar, yerel baş örtülü kadınlar sıpsıcacık bakar.

Çarşıdaki berber, hem kadınların hem de erkeklerin saçını kesebildiğini, Bosna Hersek kökenli olduğunu pek sevimli bir gururla anlatır.

Ankara Üniversitesinin  burada açtığı, Turizm Meslek Yüksek Okulu da belli ki, beklentileri ve umutları pekiştirmiştir. Nitekim bu okulun bir öğrencisi bize rehberlik yapıyor ama belli ki sadece mesleğini değil, bu kasabayı da sevmektedir.

Turizmin sadece güneş, deniz, kum olmadığını onun kültürel bir süreç olduğunu hatırlatan bu"Anadolu Turizmi"ni ben de seviyorum.

"Biz adam olmayız", klişesini neredeyse  ulusal slogan haline getirmişken, Türkçemiz'den neredeyse vazgeçmişken, Anadolu'nun  bu "kendi değerine sahip çıkma"  çabasını seviyorum.

Kilim atölyelerinde bana  "kök boyaları" tanıtan ustanın anlattıklarını heyecanla dinliyorum. "Sarı çalı"nın yeşil bir renk verdiğini, "ağaç sakızı"nın işlem sonrasında laciverte dönüştüğünü, "palamut tozu"nun hardal sarısı demek olduğunu öğreniyorum. Bu müthiş ipek kilimin kırmızılarının, "boyalık otu"ndan geldiğini ise  zaten biliyorum.

Kent belediyesinin buradaki 320 binayı özel şirketlere restore ettirmek için harcadığı çabayı, Gazi Üniversitesinin emeğini, halkın heyecanını seviyorum.

35 bin nüfuslu Beypazarı'nın, kişi başına düşen yıllık gelirini 6500 dolara çıkarmasını hayranlıkla alkışlıyorum.

Bu güler yüzlü turizmin peşine takılıp Orta Anadolu kentlerini tek tek geziyorum.

Bugün Beypazarı, yarın Kütahya, sonra Bartın,Göynük ve  bilmem daha neresi.

3500 tarihi konaktan, okuma yazma kursuna giden Beypazarlı ninelerden, bu sempatik Anadolu kasabasından, anneanne evinden ayrılır gibi ayrılıyorum.

İçimde hem sevinç hem hüzün.

BEYPAZARINDAKİ TARİHİ ESER ve KALINTILAR

KURŞUNLU (EVZAT HOCA NAZIR) CAMİİ
Kasabanın çarşısında ilk göreceğiniz camidir. Bütün Anadolu kentlerinde bir Kurşunlu Camii olur ya, bu da onlardan biri.  Kubbe kaplamasında kurşun kullanıldığı için bu ismi almış. 1684 yılında Osmanlı sadrazamı Nasuh Paşa tarafından yapıldığı biliniyor. Klasik devir Türk mimarisini özelliklerini taşıyor.

SULTAN ALÂATTİN CAMİİ
On altıncı yüzyıl Selçuklu eseridir. Bir minareli tipik Selçuklu camiidir. Türkiye'nin ancak birkaç yerinde bulunan Sakal-ı Şerif bu Cami'de  de bulunmaktadır.


KARACA AHMET SULTAN TÜRBESİ
Şehirden İnözü bağlarına giden yolda soldadır. Karaca Ahmet'in kabrinin İstanbul Üsküdar'da olduğu bilindiğine göre, bu türbede birkaç müridinin yattığı tahmin ediliyor.

GAZİ GÜNDÜZALP TÜRBESİ
Türbe, ilçenin 20km batısında Hırkatepe köyü yakınında,bir yamaçta büyük ceviz ağaçları altındadır.
 Gazi Gündüzalp, Osmanlı Devletini kuran Osman Gazi'nin dedesidir. Bir savaşta şehit düşerek buraya gömüldüğü rivayet edilmektedir.

KARADAVUT TÜRBESİ
Beypazarı'nın 7 km Kuzey Doğu'sunda  Kuyumcu Tekke Köyündedir.

NASIL GİDİLİR?
Ankara'dan her saat otobüs bulabileceğiniz Beypazarı, Ankara'nın 99km kuzey batısındadır.  Yol Ayaş'ın içinden geçiyor ve trafik  son derece rahat.

Çiğdem Ülker
Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Görevlisi

 

New York Sokaklarında

New York

Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...

Hayallerim ve Gerçekler: Küba

Kuba

Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa  diye fısıldayıp duruyordu.

S.Miguel Kalesi

S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.