Skip to content

Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color brick color green color

 Vahşi batının Kalbine Doğru

New Mexico

Uçağımız Albuquerque havaalanına indiğinde saat 14:00 olmuştu. Long Beach’ten direk sefer olmadığından Albuquerque’ye Salt Lake City üzerinden geldik.

Dört Mevsim California

California

 Bir California günü daha başlamıştı. Mavi gökyüzü ve enerjisini eksik etmeyen güneş. Bir de garip bir gürültü.

Yasak Şehir

Cin

Son İmparator filmini ilk kez 1987'de izlemiştim. Çin İmparatorluğu'nun son varisi Pu Yi'nin kişiliğinde...

Uzaklar.com:ANA SAYFA
Kopenhag Gezisi PDF Yazdır E-posta
Dr. Ahmet GİRGİN   
Kopenhag'a gitmeye karar verdiğim zaman Acente sahibi Galatasaray'lı bir Kardeşimizin "orada sıkılacaksın" demesi beni üzmüştü.

Kopenhag'a gitmeye karar verdiğim zaman Acente sahibi Galatasaray'lı bir Kardeşimizin "orada sıkılacaksın" demesi beni üzmüştü. Ama benim gibi Dünya'nın dört bir köşesini gezmiş insan için Kopenhag Kriterleri'nin ne olduğunu anlamak için zamanın geldiğini düşünüyordum. Bu nedenle uçağa atladım ve 24 Aralık'ta Kopenhag'a indim. Hakikaten her taraf kapalıydı ama demokrasilerde çareler tükenmediği için, günlerimi değişik şekillerde doldurdum. Bu nedenle yazım dört başlık altında toplanacaktır :

Kopenhag gezisi.
Kopenhag'da gece yarısı Noel Ayin'i 
Christiania ziyareti.
Malmö'ye seyahat.

Kopenhag: Kopenhag'a indiğimiz zaman Aralık ayının sert, kuru havası karşıladı bizi...

Kastrup havaalanı aslında pek büyük olmayan üç bölümden oluşuyor: gelişler 3. terminalden oluyor, ama giderken T.H.Y. ile dönüyorsanız 2. terminalden hareket etmeniz gerekiyor. Uçaktan indiğim zaman para bozdurmak için gittiğimde beni ilk üzen konu ise Türk Lirası'nın değiştirilememe problemi idi. Ekteki resimde göreceğiniz üzere Liramız o kadar çok sıfırlı ki, karşılığını muhtemelen tabelada gösteremedikleri için Türk paramızı almıyorlardı.

İnşallah 2005'le beraber YTL'ye geçişimizle bu üzüntü verici durumdan kurtulacağımızı umuyorum.  Hava alanından direkt şehre tren bağlantısı var; ücreti de 25,5 DKK. Eğer oteliniz şehir merkezinde ise Merkez Garı'nda inebilirsiniz, yok biraz daha kuzeyde ise o zaman kuzey garını tavsiye ederim. Ama şehri ucuz gezmek istiyorsanız bunun iki yolu var ;

FlexCard: Şehir bir çok bölgeye bölünmüş olduğundan bu kartı 2 veya daha fazla bölgeli alabilirsiniz. Benim önerim hava alanında indiğiniz zaman FlexCard'ı 220 DKK ödeyerek üç bölgeli satın almanızdır. Böylece havaalanından şehre giderken bile ek bir ücret ödemezsiniz, şehrin içinde bir hafta içinde istediğiniz kadar metro, otobüs, trene binersiniz, hatta yanlış binerseniz tekrar iner, tekrar binersiniz ve dönüşte de ücret ödemeden tekrar havaalanına dönersiniz. Böylece  şehir içindeki gezilerinizi en ucuz şekilde halletmiş olursunuz.

Copenhag Card : Bu kart ile FlexCard'a ek olarak bazı müzeleri ücretsiz, bazılarına indirimli gezebilirsiniz. Ama Copenhag Card ücreti 3 gün için 400 DKK olduğu için bence FlexCard'ın tercih edilmesinde yarar var, çünkü zaten özel müzelerde Copenhag Card geçmiyor, sadece basit bir indirim sağlıyor.

Kopenhag; küçük, şirin bir İskandinav kenti. Kanallar şehri birkaç parçaya bölmekte. Trafik düzenli, akıcı. Hatta otobüs seferleri o kadar dakik ki 1A, 2A, 5A 6A numaralı sarı kırmızı cimbom otobüslerin geçiş saatlerine ne kadar kaldığı, duraklardaki elektronik panolarda gösterilmekte ve otobüsler bazen erken geldiklerinden duraklarda oyalanmak zorunda bile kalıyorlar.

Danimarka da dikkatimi en çok dört şey çekti:

İnsanların bol miktarda kürk kullanmaları. Danimarkalı hatunlar o kadar çok kürk kullanıyorlar ki hayvanları koruma derneklerinin üyeleri önce Danimarka'ya gidip protestolarını buradan başlatmaları gerekir.
O kadar çok sanat galerisi var ki insanların resim ve güzel sanatların diğer dallarına verdiği önem insanı şaşırtıyor ( ve çok hoşuna gidiyor..).
Müzelerde güzel sanata verilen önem bir kat daha ortaya çıkıyor: çünkü gezdiğim dünya ülkeleri arasında ilk defa Danimarkalıların her eserin önünde uzun uzun durduklarını, yapıtları zevkle seyrettiklerini ve eser hakkında hararetle tartıştıklarını gördüm. Danimarka metrosunun da bir çok konularda diğer metrolardan değişik özellikleri var:

Metro ana merkezden idare ediliyor: dolayısıyla vagonlarda kondüktör yok: bu nedenle metroya bindiğiniz zaman en öndeki kocaman camdan metronun menfezlerde nasıl kıvrıla kıvrıla gittiğini güzelce izleyebiliyorsunuz. 

Metro durakları diğer metrolar gibi direkt raylara açılmıyor, yani aslında istasyona indiğiniz zaman dört tarafı camla çevrili kapalı bir kutunun içine girmiş oluyorsunuz. Metro istasyona gelince hem metronun kapısı, hem de istasyonun kapıları aynı anda açılıyor. Böylece hiçbir kazaya sebebiyet vermeden vagona girmiş  oluyorsunuz.

Benim gelişimle beraber o soğuk, kuru ayaz dindi, karlar eridi ve böylece küçük, şirin İskandinav Başkenti'ni rahat rahat gezebildim. Otelim, liman bölümü olan Nyhavn bölümünde olduğu için, önce deniz boyunca bir yürüyüş yaptım.

Niyetim Kopenhag'ın amblemi olan meşhur Deniz Kızı'nı görmekti. Liman boyunca yürürken Deniz Kızından önce kocaman bronzdan bir heykele rastladım:  Michel Angelo' nun Floransa'daki Davud Heykeli'nin bire bir kopyası.

Ama bu sefer tunçtan yapılmıştı ve kopya olduğunu heykelin kaidesinde açıkça belirtiyorlardı. Daha sonra ilerleyerek bu zamana kadar kafası iki kere koparılıp yerine tekrar konulmuş olan Deniz Kızı'na ulaştım. Tüm Japon turistler mitralyöz gibi mahzun Deniz Kızı'nın resmini çekiyorlardı. Ben de sıraya girdim ve sizlere Danimarka'nın güzel kızı ile çektiğim resmi ekte sunuyorum.

Daha sonra Rosenborg Şatosu' nu gezmeye gittim. Özel mülkiyete sahip olan şatonun bir kısmı onarılmasına rağmen içerisi orta çağdan kalma çok güzel eserlerle dolu idi. Hatta bizim Topkapı Sarayı'nda gururla sunduğumuz çin porselen ve vazoların çok güzel örnekleri de vitrinlerde yerlerini almışlardı. Şatonun bir üst katına çıkarken kullandığımız döner merdivenli burçlar, beni bir an çocukluğuma götürdü. Seneler önce annem bademcik ameliyatı olmam için rüşvet olarak bana Aleksandır Dumas' nın "Üç Silahşörler" kitabını almıştı. İşte şatonun burçlarındaki merdivenlerden çıkarken, odaları dolaşırken sanki Atos, Portos, Aramis yanımdaydılar ve D'Artanian ile bana eşlik ediyorlardı...

Şatonun en üst katı ise kabul salonu olarak düzenlenmişti ve Kont'un tahtını da barındıran barındırıyordu.

Sonra aşağı mahzene inerek Rosenborg ailesinin hazinesini de gezdim. Filmlerdeki gibi kalın çelik kapılardan geçerek girdiğimiz hazine dairesinde de hakikaten nadide eserler vardı. Ama beni en çok etkileyen salonun ortasında teşhir edilen Kont'un ve eşinin taçları idi. Bu taçlar filmde gördüklerimiz gibi altın veya teneke parçaları silindirler değildiler;  üzerleri binlerce değerli taşla işlenmişti Her bir kıvrımı ayrı bir sembolü gösteriyordu. Uzun, yorucu bir emeğin ve göz nurunun eserleri oldukları ilk görüşte anlaşılıyordu..

Rosenborg Şatosundan sonra Danimarka Milli Galerisi' ne de gittim. Restorasyonda olduğu için bir tek Turner koleksiyonunu gördüm ve de çok mutlu oldum; çünkü fransız empresyonistleri seven ben, burada Turner'ın tablolarında hem empresyonistlerin etkisini, hem de kendi kişisel darbe vuruşlarını hissedebildim... 

Kopenhag'da gece yarısı Noel Ayini

24 Aralık akşamı; etraf sessiz sakin.. Kaldığım otelin resepsiyonuna Noel Ayini' ne katılabileceğim bir Kilise sordum, onlarda bana Sankt Angars Kilisesi'ni önerdiler. Kopenhag küçük bir kent olduğu için yürüyerek gitmeye karar verdim ve Batlık Denizi'nin soğuk rüzgarı yüzüme vura vura 15 dakikada Kilise'ye vardım. Saat 23.00 gibi Kilise'nin önündeydim; ama Kilise kapalıydı. Kapının önünde iki üç kişi bakıştık, selamlaştık ve biraz sonra kapı açıldı. İçeri girdik. Kapıdaki birkaç kişi oturunca Kilise bomboş izlenimini veriyordu, fakat daha sonra gelenlerle içerisi doldu taştı... 23.30'da, önce Kilisenin orgu ile bir müzik dinletisi başladı. Daha sonra orga, halktan oluşan bir koro eşlik etti, daha sonra da koro ile beraber koca bir orkestrayı dinledik: insanlar bu müzikten mutlu, rahatlamış, yeni yılı bekliyorlardı...

Bu ara bir parantez açmak istiyorum: otelde televizyon kanallarını karıştırırken, yine bir Kilise'den yayınlanan bir müzik programına rastladım. Müzik bana yabancı değildi, altı delikanlı üzerlerinde blue-jean ve sweat-short'lardan oluşmuş kıyafetleriyle tanıdığım bir parça söylüyorlardı:

Tarkan'ın meşhur "Oynama Şıkıdım Şıkıdım'ını  !

Delikanlıların her biri ayrı bir vokal yaparak orkestrasız, Türkçe sözlerle parçayı çok da güzel yorumladılar. Şimdi düşünün bakalım; bizim camilerimizden birinde, değil Tarkan'ın bir parçası, klasik Türk Müziği'nden bir parça mesela "Makber'i" söylemeye kalksanız ne olur ? Yer yerinden oynar, sağcı gazeteler manşet atar ve muhtemelen bir Madımak Oteli olayı daha yaşanırdı. Halbuki Avrupa'da Danimarkalı' lar kendi kiliselerinde bir pop müziği parçasını yabancı bir dille yani Türkçe söylüyorlar ve ne mutlu ki yer yerinden oynamıyordu...

Saat tam 24.00'de ayini idare edecek papaz gurubu büyük bir haşmetle içeri girdiler. Yavaş yavaş mihraba ilerlerken önlerindeki genç çırak papazlar buhurdanlıklarını savurdukça Kilise'nin içine tatlı, hoş bir duman yayılıyordu. Sonra tüm kilise'yi dolduran halkın eşlik ettiği Noel İlahileri'ni söylemeye başladık. Hepimizin elinde bir kâğıt, ben de çook iyi konuştuğum Dan'ca ile şarkılara eşlik ettim. Sonunda beni kürsüye çağırdılar şarkı söylemem için ama ben kabul etmedim, çünkü söylesem kilise boşalacaktı ( Şaka Şaka ). Ama o akşam çok hoşuma giden bir şey gördüm: genelde papazlara ayrılmış olan vaaz kürsüsüne halktan önce bir erkek, sonra bir kadın çıkarak konuşma yaptı. Yani ruhban sınıfı olmayan Müslüman ülkelerinde İmam-Hafızdan başkası vaaz kürsüsüne çıkamazken,  ruhban sınıfı olan Hıristiyan bir ülkede halktan biri kürsüye çıkıp, rahatlıkla halka hitap edebiliyor.. Bilmem bu son cümle sizlere bazı sorular çağrıştırıyor mu ? ..

O an düşüncelerim İstanbul' a gitti ve Türk'lerin Beyoğlu'nda ki Saint Antoine Kilisesi' ni Noel gecesi tıkış tıkış doldurduklarını hatırladım. Hıristiyanlar kendileri bile yer bulamazken Türk Müslüman'lar itiş kakış koca Kilise'yi dolduruyor ve içeride mum yakarak dilekte bulunuyorlardı... Zengin ve görmemiş İstanbullularımız Noel akşamında dilekte bulunmak için Kilise'ye gelirken en şık giysilerini giyiyorlar, değerli takılarını etrafa göstermek için bilhassa kat ve kat takıştırıyorlardı. Dilekte bulunmak için mum yakıyorlardı: mumdan medet ummak dinimizde Şirk'in âlâsıdır. ( Şirk: Tanrı'ya eş koşmak demektir ve Şirket kelimesi bundan türediği için ortakların oluşturduğu müessese anlamına gelir. ) Gece yarısı Noel ayini el'an sonradan görmelerimiz için bir modadır, velakin ne zaman gelir geçer ? Şimdilik bilinmez....

Kilise'de  bir saatin sonunda İsa'nın vücudu olduğuna inanılan ekmek ve kanı olduğuna inanılan şarabın papazların elinden tadılmasıysa ayin sona erdi. Bundan sonra sanki aynı ailenin bireyleriymişiz gibi herkes birbirini içtenlikle kutladı. Sanki Kilise içinde bir bayram günü yaşanıyordu... Daha sonra dışarı çıkan her kişinin elini kapıda duran kilise papazları tek tek sıkarak tebrik ettiler, çoğunluğuyla kucaklaştılar ve sohbet ederek bizleri uğurladılar.

Sokağa çıktığım zaman kilisenin sıcaklığını yerini birden yine Baldık Denizi'nin soğuk rüzgarına bırakmıştı. Yavaş yavaş erimeye başlayan karların serinliğinde otelimi bulduğum da sıcak bir odaya kavuşmanın mutluluğunu yaşıyordum....

Christiania ziyareti

Severek izlediğim Fransız TV5 kanalında görmüştüm ilk defa Christiania 'yı : Burası, şehrin içinde esrar ve benzeri uyuşturucu maddelerin serbest olarak kullanıldığı bir bölge idi. Evler değişik renklere boyanmış ve hatta bazıları tablolar gibi bezenmişti.

İnsanlar fazla çalışmadan bu dünyada cenneti yaşamaya çalışıyorlardı. Eh Kopenhag'a gelmişken burayı görmemezlik edemezdim. Otobüse bindim ve Christiania' nın girişine vardım. Resimde de göreceğiniz gibi, girişte, amerikan kovboy çiftliklerinin girişini andıran bir tahtanın üzerinde "Christiania" yazıyordu: böylece, Danimarka Polisinin sizleri rahatsız etmediği yeni bir federal bölgeye girmiş oluyordunuz. Zaten aynı kapıdan çıkmak istediğinizde de şu yazıyla karşılaşıyordunuz:

"Şu Andan İtibaren Avrupa Topluluğu'na Giriyorsunuz"

İşin özü :Christianialılar kendilerini Avrupa Topluluğundan bile soyutlamışlar, hatta kendilerine özgü bir bayrak bile yapmışlar: kırmızı fon üzerine yan yana üç sarı nokta. Yani biz Türk'ler Avrupa Topluluğuna girmeye çalışırken, Christianialılar çıkmak için çalışıyorlardı....

Kurtarılmış bölgeye girdim ve içimi ısıtmak için sıcak bir çay veya kahve içmek istedim; sağda bir cafe görünce de içeri sızdım. Ama burası benim bildiğim cafelere benzemiyordu. Zaten giriş basamaklarındaki şu sözle alışılmışın dışında bir yere geldiğimi vurguluyordu

"Serbest Uyuşturucu Kullanım Bölgesi"

İçeri girdim: içerisi bomboştu. Yalnız sağda bir masada büyük patron oturuyordu, karşısında da 68 kuşağının hippisine benzer sevgilisi.... Ben şaşkınlığımı üzerimden atana kadar içeriye üç dört grup genç girdi: el çabukluğuyla bir şeyler verdiler, bir şeyler aldılar ve çıktılar. Durumu kavramıştım büyük patron mal satıyordu; alıcılarda parayı verip, malı alıp  gidiyorlardı. Ben mal almayacağıma göre fazla oyalanmadan buradan çıktım ve yandaki kahveye girdim.

Burası daha değişikti. Salaş bir yer görünümünde idi: herkes hem bir şey içiyor, hem de ellerindeki küçük esrar yuvarlaklarını parçalayıp sigara sarmaya çalışıyorlardı. Önce benim gelişimden rahatsız oldular: Ray-Ban gözlüklü orta yaşlı bir adam ! "Kim ola ki bu adam ?" diye düşündükleri belli.. Ehh benim de bir şey içmem lazım diyerek oturdum bir masaya. Fakat oturduğum masadan tüm salaş barı görmem mümkün: daha sonra esas esrar satıcısı olduğunu anladığım asıl oğlan bana bakmadan ama beni kontrol ederek üç dört kere önümden geçti. Bu arada müşterilerine mal veremediği için müşteriler yığıldı, önünde hemen en az on kişilik kuyruk oluştu. Bunun üzerine asıl oğlan el çabukluğuyla malların bir kısmını arap bir çocuğa verdi, bir miktar malı sattı ve hatta girişin üzerinde bir tabelayı kanırtarak içinden aldığı malları da verdikten sonra ortadan kayboldu... Daha beş dakika geçmemişti ki yeni müşteriler içeri doluşmaya başladılar. Esas oğlan CIA Ajanı olan benden rahatsız olmalı ki bu sefer alıcıları ters köşedeki bir kapıya yönlendirdi, orada paralarını aldı, malları verdi ve ben CIA Ajanı olarak artık etrafın ısındığını düşünerek o bardan çıktım,  Chiristiania' nın derinliklerine doğru yol almaya başladım.

İlerde solda başka bir salaş bina vardı. Buradakiler daha kızıl benizli, aralarında Asya kökenli olanlarla beraber iyice kafa bulmuş bir grup oluşturuyorlardı, içlerinde sandalyeden düşenler mi ? ararsınız, gözleri kayık anlamsız bakanlar mı ? hippilerden daha hippi görünüşlü olanlar mı ?  Yoluma devam ettim ve daha ileride çok temiz bir bar gördüm. İçerideki insanlar da diğer ikisininkilerle karşılaştırdığımda çok temiz pak insanlardı. İçeri girdim ve  bir bira istedim: lakin orada ancak alkolsüz bira satılıyormuş.

Sordum:

- Niye alkollü bira satmıyorsunuz ?
- Aaa dedi bizim prensibimiz: halkın uyuşmasını engellememektir !!  Şaşırmıştım
- Peki ama, içeride esrar içiyorlar. dedim
- isterseniz sizde alkollü biranızı dışardan getirebilirsiniz. diye cevapladılar...

İçeride bir bölümde bilardo oynanıyor, sağda üstte sahnemsi bir yerde kafayı bulmuş bir orkestra kendince underground çalıyor, diğerleri de kendi aralarında muhabbetteydiler. Bu arada arkamda daha iyi anladığım bir konuşma işittim. İki delikanlı Türkçe konuşuyorlardı: demek ki vatandaşlarımız Avrupa topluluğuna girmeden önce Christiania topraklarına vasıl olmuşlardı. Ben bu ortamlarda vatandaşlarımla muhabbetten fazla haz etmediğimden oradan yavaş yavaş uzaklaştım. Christiania kurtarılmış bölgesinden çıkarak tekrar Avrupa Birliği'ne dahil oldum.....

İlgili Linkler:

 

New York Sokaklarında

New York

Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...

Hayallerim ve Gerçekler: Küba

Kuba

Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa  diye fısıldayıp duruyordu.

S.Miguel Kalesi

S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.