| Dalyan'ı Aramak... |
|
|
|
| Güler YILDIZ | |
|
"En büyük yolculuklarımızı hiç gezmeden yaparız" diyen Henry Miller’e inat, daha önce adından ve florasından başka bir yönünü duymadığım Dalyan’a uzandım, ara bir dönemde.
Kimselerin “hiç kimse” oldukları zaman... Dalyan’ın da, Dalyanlı’nın da kendine kendini adadığı dönem. Gezi mevsimi değil, zaten gezinin mevsimi de olmaz. Gönlünüz bavulunu hazırlamışsa ve yola çıkmak için sıkışmışsa dar zamanlara, o bavulun bir ucundan da siz tutmak zorundasınızdır artık. Nereye gönlüm? Hiç bilmediğin yerlere... Ortaca’da inip, 60’lı yıllardan kalma belediye otobüsü ile Dalyan’a girdiğimizde en arka koltuktan bakıyordum ayaklarımın ve gözlerimin ilk kez değdiği bu yerlere. Otobüste farklı yüz hatlarından insanlar var. Sapsarı saçları ile bir Avrupalı, elmacık kemikleri çıkık ve çekik gözlü yörükler, siyahi birkaç kadınla birlikte aynı müzikalin içindeyiz. Sema’dan öğreniyorum; Vidi Vidi Hasan Paşa’nın Cezayir’den gelirken getirdiği esirleri. Otobüste gördüklerim de Cezayir asıllı Dalyanlı. Vidi Vidi’nin torunlarının torunları diye de geçiyor konuşmalarda. Otobüsten bavullarımızla indiğimizde tüm Dalyan’ın uykuda olduğunu düşünüyorum. Dükkanlar kapalı, yaz sezonunu bekliyor. Restoran ve lokantalardan birkaç tanesi açık. Onlarda da her şeyi bulmak olası değil. Hediyelik eşya dükkanları ise gitmeme yakın açıyor kepenklerini. 365 gün güneşli olduğu söylenen Dalyan’ın, yalancı baharı karşılıyor beni, bilgilerin doğruluğunu onaylarcasına. Çarşı içinde Sema’nın otelindeyiz. Eyüp’ün orada yerli pizzalarımızı yedikten sonra, yeni bir güne uyanmak için odalarımıza çekiliyoruz. Yarın bayramın birinci günü ve belki beni bir seramoni karşılayacak. Kanal boyunca uzanan Sevgi Yolu’nda köpeklerin eşliğinde sabah yürüyüşü yapıyoruz. Sular yükselmiş ve tekneler, kanala sıfır mekanlar Venedik fotoğrafı adeta. Dalyanlı yaşlılar bayram namazı için yollarda. Her gördüğüme iyi bayramlar diliyor, ceplerime doldurduğum Avrupa çikolatalarından ikram ediyorum. Şaşırarak alıyorlar. Hep küçükler alacak değil ya, yaşlıları da düşünmek lazım. Arılar, adını bilmediğim bir ağacın yalancı baharına aşık olmuş, öz topluyor. Sesleri bir uğultu gibi dolduruyor Sevgi Yolu’nu. Arkadaşım, sığla ya da günlük denilen ağacı gösterme telaşında. O gerçek baharı bekleyen bir ağaç olmalı ki, gösterdiği kadarıyla çırılçıplak hala. Baharlık giysilerini çekmemiş üzerine. Uzun bir yürüyüşten sonra çay içmek istiyoruz. Kanal boyu yürüyüşümüzü tamamlayıp, en son uca gelip, oradaki sandalyelere oturuyoruz. Sonradan güzel sohbetler edeceğimiz İsmet geliyor masaya ve nüktedanlığını da şeker yapıp, çay ikram ediyor. Akşama da orada mangal keyfi yapma sözü alıp, İztuzu’nu görmek için Yılmaz ve Sema’ya eşlik ediyoruz. Gökbel’i geçtikten sonra uzun ibreli kızılçam ağaçlarının arasından o eşsiz manzara karşılıyor bizi. İncecik bir sahil. Arkası dalyan, önü deniz...Bakmaya kıyamıyorsun... Aşağı inip İztuzu’nda bir kum tanesi olmak istiyor canımız. Sahil boyunca deniz kabukları topluyor ve Mersin’in Kazanlı sahilini anlatıyorum Yılmaz’a. Oraya da carettalar ev kurmuşlar, orası da korunma altında... Ama böyle estetik ve bakir bir görüntüden şimdilik çok uzak Kazanlı. İztuzu’na bir çentik atıp Dalyan’a dönüyoruz. Kalabalık bir masa... Yan tarafımızda pazen pijamalı bir Dalyanlı kadın, kanal boyunca sandalıyla birilerini taşıyıp duruyor. Zaman zaman akıntı çoğaldıkça, ustaca menavralar yaparak geçiyor bir kıyıdan bir kıyıya. Sonra kadının sandal dolmuş kullandığını öğreniyorum. Hoşuma gidiyor bu. Karanlık bastırıncaya kadar da, bayramlaşmak için kanalın karşı kıyılarına seferler düzenliyor. Kaya mezarlarına bakan yönümüz oldukça zengin. Ortada bir kanal, kanal boyunca sıralanmış 200’e yakın tekne, karşıya bayram seferi düzenleyen Dalyanlı kadın ve masa sohbeti de Dalyan ve Dalyanlılık üzerine. Ertesi günün programı yapılıyor hemen masada. Köyceğiz’e gidelim diyor Sema. Orman mühendisi Nafi Bey ve eşi Nezahat Hanım’la tanıştırmak istiyor beni. O akşam Temsi’de et, rakı ve Dalyanlı sofradan kalkarken, yarını iple çekiyorum. Sabah yürüyüşünden sonra çorba içmek için bir başka mekana dalıyoruz hemen. Öğlene doğru Köyceğiz’e gidiyoruz. Nasıl da sıcak...Nafi Bey’lerle Köyceğiz göl kenarında buluşacağız. Göl boyunca sıralanmış masa ve sandalyeler tıklım tıklım. Ayaklarımızın altında yükselmiş göl. Parmakuçlarımıza basarak oturuyoruz. Oradaki derinleşen ve ilk tanışma olmasına karşın, yılların dostluğunu buluşturan şakalarla kalkıp, Orman İşletme Lojman’larına gidiyoruz. Köyceğiz’deki hava daha farklı. Burada yaşayan memur, öğretmen, müdür, yazar, çizer, sanatçı bu ilçeyi daha bir başkalaşıma uğratmış gibi. Keyifli ayaküstü sohbetlerle bölünen yolculuktan sonra dönüyoruz Dalyan’a. Gecenin ilerleyen saatlerine dek bar keyfi yaşıyoruz. Farklı bir atmosferin yazıcısı gibi bu barlar. Hele de sezonu olmamasına karşın Dalyanlı’nın Dalyanlı ile eğlendiği barlar hakkında belki de ayrıca yazmak gerekiyor. ODTÜ mezunu Mustafa Kemal’in Musti’si, akordionu ile bir zamanlara adını veren Dayko, Bursa’dan kalkıp gelen İsmet, bir günlüğüne gelip de, şimdi çalıştırdığı yeri kiralayarak Dalyan’da kalan Canan, sığla ağacı çalışmaları sonrasında Dalyan’a önce kumpirle gelen, sonra da işletmeci olarak yerleşen Sema... Mehmet Bey, Ağla’daki yayla evine davet ediyor bizi. Olur diyoruz. Yola çıkmadan önce Yılmaz’ın Efe Bar’ına giriyoruz. Yazdan bu yana ilk kez bizim için açıyor barı Yılmaz. Duvarda turistlerle çekilen resimler. Küçük ama nitelikli bir bar. Plazma tv, cd çalar ve seçkin yabancı pop... İçimizi ışıtan bir lambaya eşlik eden Eric Clapton. İçki ve barmaidlik hakkında kültürümüzü Ağla yolunda paylaşmaya devam ediyoruz. Balık, sucuk ve içkilerimizle Ağla yolundayız işte. Kaç gündür içimizi ısıtan güneşe, karlı tepelerden daha bir üşümüş olarak bakmaya gidiyoruz. Yayla yolu boyunca, kıvrımlı yolun çeşitli yerlerinde gözyaşı pınarı gibi karşılıyor bizi gözeler. Ağla adını buradan alıyordur belki. Belki kardeşi Kaunos’a aşık olan Byblis’in, onu aramak için deliler gibi dolaştığı yerlerde bıraktığı gözyaşlarıdır bunlar. Çünkü mitolojiye göre bu aşkın dilden dile dolaşmasıyla birlikte kardeşler Miletos’tan kovulur ve Kaunos, adıyla anılan kenti kurar. Kendisine aşık ikiz kardeşi Byblis de onu aramak için yollara düşer, bulamayınca kendisini bir kayadan aşağıya atar. Nympheler kıza acır ve onu pınara dönüştürür... Ağla’da şömine başında balık ekmek, odun sobası etrafında çay sohbeti yaparak tamamlıyoruz günü. Dönerken Köyceğiz Gölü’ne bakıyoruz tepeden. Yerli halkın “gerdanlık” dediği ve göl boyunca yapılan ışıklandırmalarla gerçekten de narin bir boyuna takılmış ışık saçan taşlardan gerdanlığa benziyor..Romantik duygularla bakıyoruz bu fotoğrafa. Takıların en cazibelisi gece karanlığında Köyceğiz’in boynunda asılı şimdi...Dalyan’a vardığımızda ağzımızda balık tadı, içimizde soba sıcaklığı, en güzelini de kalbimize sakladığımız, sevgili aşık Byblis’in gözyaşları vardı. “Köyceğiz yolları” sevdiğim türkülerimizdendir. Bir anlamı olmalı derken, Ege türkülerinin altında yatan ritmi de çözmüş oluyorum. İnsana güven veren bir sıcaklığı var kıyı Ege halkının. Doğal güzelliklerinin farkındalar ya, iç güzelliği esirgemiyorlar konuklarından. Başka ülke ya da kentlerden gelenler de çabucak kapılıveriyor bu akıma. Nafi Bey, eşi Nezahat ve sevgili bilmiş Ulaş’la birlikteyiz. Yine göl kenarına doğru bir yürüyüş yapıyoruz. Hanımlar en cici elbiseleriyle, şık beylerin kolunda salınıyor. Genç kız ve erkekler de ayrı öbekler halinde geziniyorlar. İstanbul’un İstiklal Caddesi gibi. Göl kenarı boyunca yürüyenler, oturanlar, esintili rüzgarın tadını çayla, içkiyle çıkaranlar...Göle martılar konuyor. Bir leylek sürüsü geçiyor. Gölün ortasında adını orada öğrendiğim dümbü kuşu...Martıları ekmekliyoruz, İstanbul’da martılara doyduğunu sanan ben, burada başka bir heyecanla karşılıyorum martıları. Mahalle komşumu görmüş gibi...Bizim oralardan diyorum... Akşama lokalde balık şarap keyfimiz var. Nafi Bey yılan balığı siparişi vermiş. Ama o gelene dek göl balığı yiyoruz. Nezahat hanım, zengin Hatay mutfağından hünerleriyle donatıyor masayı. Yok yok! Şömineyi yakıyor, masamızı şömineye yakın kuruyoruz. “Eyva brodi!” demenin tam sırası! Ne de olsa karşı kıyılar Yunan! Oh olsun fenalıklara... En son tatlı niyetine ekmeksiz yenilmesi istenen yılan balığı geliyor. Adından olacak ki, isteksizim. Sema atılıyor hemen, ağzını şapırdatarak yılan balığına son duasını okutuyor. Ben de şaşkınlıkla seyrediyorum. Orman köylüsü, ağaçlar, Köyceğiz derken, bir günü daha noktalayarak dönüyoruz Dalyan’a. Ertesi gün tekne turundan sonra veda edeceğim Dalyan’a. İçim burkuluyor. Daha uzun gelmeliyimin hesaplarını yaparken, arkadaşlarım benim adıma planlara girişiyorlar hemen. Sanırım 5 yıl içinde ben de onlar gibi Dalyan sever olacağım. Nasıl sevilmez ki...Alman ve İngilizlere ait olduğunu öğrendiğim 155 ev var Dalyan’da. Dustin Hoffman bile Dalyan çamur banyosundan nasiplenmiş. Ben nasıl gelmeyeyim! Sabah kahvaltısından sonra tekne kiralanıyor ve dostlarla kanal boyu panoramik bir tur atıyoruz. Dalyan kıyısından baktığım ve görebilmek için hayal gücümü zorladığım yerlerdeyim şimdi. Umduğumdan daha güzel. Kanalın kapısına kadar gidip, dönüyoruz. Çamur banyosu tesislerine vardığımızda küçük bir mola veriyoruz. Tesisleri yapan İrfan Tezbiner’in ahşap üzerine aforizmaları karşılıyor bizi: “Yaşam denilen bu süreç içerisinde herkesi kandırabilirsiniz, yalan söyleyebilirsiniz, senaryo çizip, çevre edebiyatı yapabilirsiniz. Hatta kendinizi tanımadan aldatarak, bir ömrü tüketebilirsiniz. Ama asla Cenab-ı Allah’ı ve tabiat anayı kandıramazsınız, aldatamazsınız. Bu güzel 2 varlık dürüstlük, samimiyet, sevgi ve saygıya yer verir.” Dalyan’ın toprak ve doğal yapısının güzelliği ve korunması gerektiği yukarıdaki satırlarda verilmeye çalışılmış. Ancak, bir de yara var yazıdan sezinlediğim kadarıyla. Çevre hakkında engin duyarlılığa sahip olan insanların aslında başka alanlarda çevrenin kuyusunu kazmaya çalıştığı iletiliyor gibi. Dürüstlük ve kendine inanma derken kast edilen bu olmalı. Teknemizle kanalın inceldiği yere kadar gidip, dönüyoruz Dalyan’a. Dalyan’da bizi kefal şöleni bekliyor çünkü. Bol bol fotoğraf çektikten sonra iniyoruz. Dalyan serüvenimi de tekne gezisiyle taçlandırmış oluyorum böylelikle. Ortaca’dan otobüse bindiğimde, ilk kez evimden ayrılıyormuşum hissini de elimdeki kitabın sayfalarına yazıyorum. Ve bir dipnot düşerek: Haziran’da geliyorum!
DİĞER YOL NOTLARI {modulebot module=İLGİLİ LİNKLER} |
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.