YOLDAN NOTLAR
Dağ İnsandır, Kadın Bir Dağ! | Dağ İnsandır, Kadın Bir Dağ! |
|
|
|
| Güler YILDIZ | |
|
Belleksiz bir yolculuğa çıkmışız... Kimliksiz ya da senfonal bir değişime... Şarkının da söylediği gibi “her şey bir düş, aldatıyor yüz”.
Tanıklık, ömrümüzü sayı boncuğuna dizmiş, bir çocuğun minik ellerinde ilk becerisini bekliyor. Yolculuk boyunca tüm renkleriyle gelip karşımda duran çağrışımlara bakıyorum: Urfa’da Yılmaz Güney’in posterleriyle süslenmiş bir tezgah ve içinde eğri büğrü ıskarta acurlar... Hemen ileride bir ciğerci dükkanı; camında “ciğer, kontörlü telefon, şalgam” yazılı. Yani dükkan sahibinin öncelikleri... Yanımda 5 yaşında Diyarbakırlı bir kız çocuğu, adı Rabia. Annesi, iki erkek kardeşi ve dedesi ile binmişler otobüse. Babası Marmaris’te hamalmış. Ama artık Diyarbakır’a yerleşmeyi düşünüyorlar. Köy kokusu alıyorum Rabia’nın ufak tefek konuşmalarında. Çantamın içindekileri merak etme sevdasını keşfetmemi beklercesine yakınlık kuruyor benimle, bana bir sırrını ifşa ediyor, gözleri yan koltukta: “Kız olmak zordur he! Babam da anam da beni çok dövüyor... Ama anama deme!” Demem, diyorum. Rujumu görmek istiyor, parfüm şişemi seviyor, tokalarıma dokunuyor. Niye evlenmediğimi, tanrıya inanıp inanmadığımı, namazı bilip bilmediğimi de uyumadan önceki 5 dakika içine sıkıştırıyor Rabia. Bölgeyi otobüs camından izliyorum, kulağımı yasladığım kırık ezgiler eşliğinde. Kaç ova geçtim acaba? Ege, İç Anadolu ve Güneydoğu... Harran Ovası beni sarı sabırla karşılıyor. Binlerce pamuk tarlası, tarlalarda raks edercesine çalışan işçiler... Tarihi bir köprünün üzerine kümes gibi yerleştirilmiş bir evin altından geçiyoruz. Küçük bir su birikintisine çömelmiş kadınlar, kilimlerini köpüçlüyorlar. Kollar ritmik bir edayla inip, kalkıyor... Yolculuk boyunca en ufak bir su birikintisinin Kürt kadınlarınca nasıl değerlendirildiğini göreceğim oysa. Panoramik bir Diyarbakır turunun ardından Batman’a geçiyoruz. Petrolün büyüttüğü bu kenti ve köylerini uzun uzun dinlediğim Mamostem’e(*) ayakbastı selamı yolluyorum. Van yoluna düşüyoruz... Ömrümüz bize sesini mekanik bir kutuda gönderen dengbeje (*) emanet şimdi... Yaşadığı coğrafyanın yas ve yalnızlık kokan hat boyu gezintilerini anlatıyor dengbej Huseno. İncecik sesi dağları aydınlatıyor, Batman’dan yola çıktığımızdan beri çıplak, yalnız ve korkutulmuş dağlara dil oluyor sesiyle. Gelip geçenler, yaşayanlar, kendilerini dağın içinde gerçekleştirenler ve yine kendilerini aynı dağlarda kaybedenleri söylüyor Huseno. “Sözlerin çiğnendiği ve hayatın feshedildiği”, bir zamanlar bakir olan toprakların namusuna kimin mermi sıktığını sorduruyor. Öyle can yakıcı bir sessizlik ki; geçtiğimiz her evin önüne selamdan ve üzüntüden derlediğimiz çiçeklerden bırakma telaşına düşüyoruz. Evin pencereleri ve kapıları umut rengine boyanmış; maviye! Döneceklerine olan inançlarını sağlamlaştırmışlar bu rengin nezdinde. Ağıtları, destanları ve nevrotik bir hırsa yürümeyen sevdaları da dağlara yakıştırıyoruz en çok. Kubra durmadan bir önceki gelişinden söz ediyor, o zamanki heyecanı ve gözlemleri ile mihmandarımız oluyor yollarda. Bu dağlarda yüzlerce, binlerce ceylanın yaşadığını ve günün doğumuna tanıklık edercesine koyaklara su içmeye inişlerini görüyorum sanki. Oysa tepelere birer nöbetçi dikmişler; ceylanlar gezip, su içmesin diye... “Babalarının çiftliğidir he!” “He diyorum içimden Rabia çocuğa. Ki Rabia çoktan Diyarbakır’da Marmaris anılarını anlatıyordur oyun arkadaşlarına. “Beyaz ata binen ömürlerin” atları nal dökmüş dağlarda... Susuyor Huseno. Dağ yürüyor boylu boyunca... Sonra o dağlardaki hemcinslerimi düşünüyorum, özlemlerini... Dağları severken, dile getirmeyi kendilerine men ettiklerini... İnce bir sızı gibi dolanıyor bu ağrı, bulutun peşi sıra. Dengbej Huseno sustuğu yerden alıyor sesi diline... Yer yer karanlık olan o koyaklara bakarken, durduruluyoruz; ruhsat bilgileri alınacak. Yolun ortasında bir varil, varilin üstünde naylon kırmızı çiçekler... Naylon çiçekler; estetik, çiçek; barış, barış huzur... Belleğe doğru başlattığımız yolculuğumuzu Van’da tamamlıyoruz. Gölüyle, Ah Tamara’sıyla, kaleleri ile selamlıyor bizi. Şımartan bir ilginin ışığında içimize alıyoruz, dışımızı dışarı dönerek... Düğüne gelmişim, sevince ve şenliğe yani. İlk kez tanık olacağım bu topraklarda yaşanan geleneksel düğüne. Van’ın en son sınır köyüne, yani sıfır noktasına taşınıyoruz arabalarla. Muradiye Şelalesi’nde verdiğimiz o enfes moladan sonra, Çaldıran’ı geçiyoruz. Uzun, bitmek bilmez bir ova... Burada yaşanan savaş ve bugüne kalan mirası üzerine mini tahliller yapılıyor araçta. Uzun süren köy yolunda taştan barikatlar fark ediyoruz. Neden yolun en kritik noktalara dizilmiş bu taşlar, anlamıyoruz. Anlamak için sabahın olması gerekiyor. Köye gecikmiş bir giriş yaptıktan sonra, düğün salonu olarak kullanılan eski mandıraya ilerliyoruz. Kürtçe şarkılar söyleniyor, kadınlı erkekli bir grup govendlerinde (*) coşkuyla dönüyorlar. Köyden bir heyet Patnos’a gelin almaya gitmiş. Köyün gençleri katır sırtında, işteler. Kalanlar orta yaşlılar, genç kızlar ve çocuklar... Onlar da tekmili birden mandıra kültür sarayında, seslerini ve coşkularını uçuruyorlar İran’ın sarı sınırına. Halaya kalkıyorum... Halay değil bu, uçmak! Kadınlarımızın parlayan gözlerinde, her yasın ardında yeniden doğuşu yaşatan gülümsemelerinde ve hayata inanan hallerinin koluna takılmışım, dönüyorum. Onlar gibi sallıyorum kendimi, onlar gibi ciddi durmaya çalışıyorum bu eğlencede. Kadınlar yarım ağız halaydalar. Küçük bir odada iki kız çocuğu omuzlarını silkeleye silkeleye Şemame’yi (*) oynuyor... Hayranlıkla izliyorum kızları. Erkekleriyle, kardeşleriyle aynı alanda aynı sevinci ve heyecanı paylaşan genç kızlar da ruhlarının müziği ile ateş başındalar âdeta... Yarın düğün günü. Erkenden kalkılacak, konuklarla ilgilenilecek ve öğlen de gelin karşılanacak... Omuzlar aynı ritmin duasını okuyor şimdi... Sabahı Ağrı Dağı’nın görkemiyle karşılıyoruz Doğubeyazıt’ta. Hemen yanında Küçük Ağrı, karlı başlarıyla, yaşadıkları 5. mevsimi mırıldanıyorlar yolculuğumuza. Tendürek’in siyah gölgesinden geçerek köy yoluna döndüğümüzde, o barikatların sırrını çözüyoruz. Düğün konvoyu için çocukların eğlencesi... Yazıda otlattıkları davarlarını bırakarak koşuyorlar arabalara. Atılan zarflara çullanıyorlar ve her birinin gözünde ayrı bir keyfin tadı okunuyor. Mutlu olmak için fazla sebep aramıyorlar! Oysa gelinin alındığı Patnos’ta çocuklar arabaları taşlamışlar! Patnos dışarı çok kız veriyor diye... Köyün gençleri atlarıyla karşılıyor konvoyu. Son hazırlıklar tamam, heyecan dorukta! Gelin ve damat kol kola, “mandıra kültür sarayı”na küçük bir köprüden giriyor. Müzik daha da coşuyor, oynayanlar tempoyu artırıyor. Dışarıda konuklar için kilimli yastıklı bir açık hava odası düzenlenmiş. Tepemizde uzun boylu bir ağaç, ağacın ardında sınır dağlarına uzanan küçük bir yazı... Oturduğumuz yerden fotoğrafını çekiyoruz. Konuklar diz kırıp oturuyor minderlere ve hemen çay servisi yapılıyor. Biraz sonra ortaya bir sini konacak, hediyeler ilanla atılacak siniye. Köyün genç öğretmeni tek tek konuklarla selamlaşıp, kendini tanıtıyor: “Hoş geldiniz, ben köyün öğretmeniyim!” Takı merasimi başlıyor ve ortada hediyeleri alıp sininin başına giden adam, hediye verenin evini “onun da evi şenlensin” duasıyla kutsuyor. Bir saate yakın süren merasimin sonunda kendisi de düğün evine hediyesini verirken “benim de evim şenlensin” diyor. Tatlı bir gülüşme ve alkışla sona eriyor. Yan tarafta köyün gençleri kazanlarla gelen yemekleri tabaklara koyup, servisi başlatıyorlar. Büyüklerin açık hava yemek keyfi bitince, boşluğu köyün çocukları dolduruyor. Diz kırıp, tandır ekmeğinin içine yerleştirdikleri kavurmayı ağızlarına götürürken bir gözle de konukları izliyorlar. Damat Sıddık, Patnoslu eşiyle kapıda konuklara teşekkür ediyor. Koca bir dünyayı şenlendirdiniz diyor Sıddık, kendisi de sınır tanımayanlardan... Van yolundan Nemrut sapağına girince, bir şarkı yolu üzerinde olduğumu düşünüyorum. Benden önce geçen tüm kavimlerin yollarında zamanı durdurup, bir karede sabitliyoruz. Nemrut’a, acılarımızı krater göllerine damlatmaya iniyoruz. Etekleri bazalttan, gövdesi endesit ve trakitten... Tepesinde parlayan volkan camları... 5 göl kızıyla görkemli bir sofraya oturmuş baba sanki! Sonbaharı tüm renkleriyle yaşayan ve yaşatan sakız ağaçları, huş ve meşeler yan yana sıralanmış. Nemrut’un kalbine iniyoruz usulca. Toprağı kızdırmaktan, gölleri uyandırmaktan korkuyoruz. Ömrümüzün her yanıyla akıyoruz bu volkanik zulaya. Diyarbakır’a dönene dek tarih akıyor asfaltta... Huseno susmuş, çektiği acıyı işliyor ney’ine. Ateşten bir gömlek daha giyiyor dengbej, habersiz gidişleri döküyor söze. Kayboluyoruz! Hasankeyf ‘i görmeden gitmek olmaz deniyor ve bu kez Ilısu barajının ıslattığı tarihe koşuyoruz yeni bir hevesle. O görkemli harabeler, minare, köprü; o renkli gözleriyle mihmandar olmak için çırpınan mavi önlüklü çocuklar... Mağaralarda yaşanan ilk çağ... Saltanatın azameti, kralların kartal sarayları... Hepsi dokunduğumuz taşların kerametinde gizli. Kirlenenle kirlenmeyen arasında tuhaf ve yorgun bir denge kurmak için acelemiz yok! Yüzümüzü hırçın kız Dicle ile ıslatıyor, gönlümüze bir parmak acı sürüyoruz. Tarih kendini yaşatıyor at başlarının hemen uzağında! Modern çağ ile ilk çağın kesiştiği yerde kurulan köprü bir uçuruma tepeden bakmak isteyenlere levhalarıyla yanıt veriyor. “İnsan bir uçuruma bağlanabilir, bir dağı sevebilir. Bir uçurumdan, bir dağdan yeni bir kişilik oluşabilir. Uçurumun güzel ve korkunç bir ifadesi vardır. Aşk gibidir. Dağın başka bir yerde olmayan, yalnızca kendine özgü bir duruşu, bir anlamı vardır.” Ağrı’da, Süphan’da, Tendürek’te, Nemrut’ta ve Hasankeyf’in krallara ait saltanat tepelerinde böyle bir aşkın eşiğine geliyoruz. Kişileştirme sanatının en biçimlisi yapılıyor... Çünkü her dağ bir insandır! Gezi sırasında gördüm ki; her dağ bir kadındır! Beş gün süren o “şarkı yolu”nun ardından kendime geldiğim ve gelirken kendimde ötelediklerime uğradığım yeni bir yolculukta, geç kalmak ne demektir dedim içime. Tarihe ve kendine geç kalmak, affı olanaksız bir suçluluğu biriktirdi anılarıma. Bir daha gezmek, bir daha görmek ve Huseno ile başlayan sancılı yolculuğa bir parça sevinçle karşı gitmek gerekirmiş oysa... Ah bu toprakların terzileri, kumaşları yalnız bırakmışsınız... İğne ve ipliğinizi savurmuşsunuz dikiş tutmaz bir kadere... Yoksulun enfiye kutusu göz hapsinde...
DİLNOT: Mamoste: Öğretmen DİĞER YOL NOTLARI {modulebot module=İLGİLİ LİNKLER} |
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.