• Increase font size
  • Decrease font size
  • Default font size
  • default color
  • red color
  • green color
ÜYE ALANI

uzaklar.com

05/12
2008
ANA SAYFA arrow KENTLER arrow Grönland
Grönland E-posta
Seçil DİNLER   
Pazar, 31 Ekim 2004
Gökten beyaza düştük... Uçaktan bembeyaz bir dünyaya inerken nefesim kesildi. Sanki bütün renkler sessizce bir yerlere çekilmiş, yerini beyaza bırakmıştı.

Bu sırada buzla kaplı dağlara teğet geçen uçağımızda 'Hoş geldiniz' partisi düzenliyordu. Gülümsüyorduk, karşılaşacağımız zorlukları bilmeden... Kopenhag'dan havalanan uçağımız Grönland'ın üzerine geldiğinde altı saati geride bırakmıştık.

Hayatımın en ilginç gezilerinden birini yaşıyordum. Aklım karmakarışıktı. Herhangi bir Avrupa kentine inmeyecek, o bildik seyahat sürecini yaşamayacaktık. Bizi 2 milyon 175 bin kilometrekarelik bu adada neyin beklediğini bilmiyordum. Kopenhag'da bu yolculuğa hazırlanırken Greenpeace'in ofisine uğramış, bilgi istemiştim. Oradaki görevli de elime teknik bilgilerle dolu broşürleri tutuşturmuştu: "Coğrafi konumu açısından Amerika kıtasına bağlı. Dünyanın en büyük adası, ancak nüfusu sadece 57 bin... Ülkede uluslararası iki havalimanı var. Biri başkent Nuuk'ta, diğeri Kangerlussuaq'ta..." Uçakta karıştırmaktan usandığım broşürleri bir yana bırakıp burnumu pencereye dayadım ve alçalan uçaktan Grönland'ı seyretmeye koyuldum. Uçsuz bucaksız bir beyazlığın üzerinden akıp gidiyorduk. Kangerlussuaq'taki karla kaplı piste indiğimizde, uçuş ekibi dışarıda havanın eksi 18 derece olduğunu ve bu sıcaklığın 'Grönland'da bahar' ölçülerine uygun olduğunu açıklıyordu. Ama, uçaktan iner inmez hiç de alışık olmadığım sertlikte bir soğuk suratıma çarptı.

Kangerlussuaq toplam nüfusu yüz kişi olan küçük bir kasaba. Bir postanesi, bir barı, biri havalimanının içinde diğeri de kasabada olmak üzere iki de oteli var. İkisi de tek yıldızlı. Kayak yapmak üzere gelenler burada buluşuyor ve adanın diğer yörelerine buradan dağılıyor. Ben kasabadaki otele yerleştim. Sert soğuğa kısa zamanda alışıverdim. Artık, sadece ellerim ve yüzüm üşüyordu. Ama, şöyle bir çevreye bakmak için yaptığım küçük kasaba turu, güneş gözlüğü olmadan asla dolaşılmaması gerektiğini öğretti. Her şey o kadar beyazdı ki, gözlerim yanmaya ve beyazın ağırlığına dayanamamaya başladı. Otele döndüm, sadece bir gece kalıp ertesi gün Ilulissat’a hareket edeceğim. Uyuyup dinlenmem lazım.

Bir Anadolu kızı olarak havanın kararmasını bekliyorum. Öğreniyorum ki havanın kararmasını beklemeye kalkarsam altı ay uyumamam lazım. Karanlık da bizim gecelerimizin karanlığına hiç benzemiyor. 'İstanbul Mavisi' dedikleri türden bir loşluk. Ertesi sabah erkenden kalktık. Rehberimiz Alman asıllı Thomas, bizi IceCap adı verilen buzlarla kaplı bölgeye götürmek için bekliyordu. İki saatlik yolculukta donmuş göllerin üzerinden geçip IceCap'e ulaştık. Burada hüküm süren havanın soğukluğu bize Kangerlussuaq'taki eksi 18'leri çoktan aratmaya başladı. Soğukluk buz dağlarının etkisi ile eksi 32 dereceyi buluyordu. Hiç oyalanmadan dört pervaneli Dash 7 tipi uçağa bindik. Ülkenin içindeki her yere bu uçaklarla ulaşılıyor. 45 dakikalık bir uçuştan sonra Ilulissat'a vardık. Dört bin nüfusu ile adanın ikinci büyük kenti olan Ilulissat'ta bizi başka bir buzul bölgesine taşıyacak olan köpekli kızaklarımız bekliyordu. Sabah erkenden yolculuk için hazırdık. Mihmandarımız bizlere denizaslanı derisinden kıyafetlerimizi dağıttı. Bu kıyafeti kış şartlarına uygun olarak hazırladığımız günlük kıyafetlerin üzerine giydik.

Husky cinsi köpeklerin çektiği kızaklar bizi bekliyordu. Birine de ben kuruldum. Her kızağı sayıları dokuzla on iki arasında değişen köpekler çekiyordu. Bana delice gelen bir koşturma başlamıştı. Sabah saat ondan akşamüstü dörde kadar tam altı saat koşup durdu köpekler. Arada bir dinleniyor, bu sırada su ihtiyaçlarını kar yiyerek karşılıyorlardı. Yolculuğun başında hiç durmadan fotoğraf çeken ben, bir süre sonra bu beyaz sonsuzluğu kanıksamış, soğuğun da etkisi ile kızakta adeta uyuşmuştum. Bir an önce yolun bitmesi için dua ediyordum. Önceden belirlenen menzile ulaştığımızda mihmandar dev bir buz kütlesi üzerinde olduğumuzu söyledi. Biz buzu buzdolabının derin dondurucusunda görmüşüz. Altımızdaki kütlenin büyüklüğünü hayal edemedik. Hatta biraz da "Acaba erir de suya gömülür müyüz?" diye korktuk. Meğer bizi taşıyan kütle yaklaşık 2200 kilometre uzunluğunda ve 600 kilometre enindeymiş... Türkiye'nin yüzölçümü kadar yani. Etrafımızdaki turistlerden kimi kayıyor, kimi de yerli balıkçıları işbaşında izliyordu. Her balıkçının kendine ait bir deliği var ki, yaklaşık bir kuyu çapında.

 
Bizim seyrettiğimiz balıkçı serçe parmağı kalınlığındaki bir ip kangalını açıp, delikten sarkıtmaya başladı. Naylon ip 650 metre uzunluğundaydı. Her üç dört metrede bir, avuç içine zor sığacak büyüklükte kancalar gördüm. Balık iğnesi azmanı bu kancalara daha küçük balıkların parçalanmış gövdelerinden yemler takılıydı. Bu yem düzeni orkinos büyüklüğünde balıkları avlamak içinmiş. Bizim balıkçının verdiği bilgiye göre ton balığı ve vatoz dahi çıkıyormuş. Geceyi kızakların üzerine gerili deniz aslanı derisinden bir tente altında geçirdik. Sabah da erkenden döndük. Beyazın sonsuzluğunu tanımak güzeldi, heyecan vericiydi ama ben bir an önce sıcak suyu olan bir otel odasına dönmek için can atıyordum. Bu kadarcık deney bana yetip de artmıştı bile.

Seçil Dinler, fotoğrafçı ve yazar.
 
Kaynak: Skylife


DİĞER YOL NOTLARI

{modulebot module=İLGİLİ LİNKLER}