| Küba: Yoksul ama direniyor. |
|
|
|
| Zeynep ORAL | |
|
İlk kez gittim Küba'ya. Tatile. Ama benim tatil gezim, parlamenterlerimizin iş gezisine hiç benzemedi.
Çünkü, Fest Seyahat'in, '68 ruhunu, devrim ruhunu damarlarında taşıyan yöneticisi Faruk Pekin'in peşine takılmıştım. Plajlardan çok, adanın bir ucundan öteki ucuna (1200 km) Küba tarihinin, devrimin ve kültürünün izini sürmeye çalıştık. Kısacası direnişin simgesi Küba'yı gördük.
Yeryüzünün, nüfusuna oranla en çok okulu ve öğretmeni olan; ilkokuldan üniversiteye eğitiminin her insanın doğal hakkı sayıldığı; İnsan başına en çok doktor düşen; tüm sağlık hizmetlerinin ücretsiz karşılandığı; konutlarda kira, su, elektrik, gaz, telefon parası ödenmediği ülke Küba. Miami'den uçak hızıyla 15 dakika uzaklıkta olup, boyuna bosuna, parasına ordusuna bakmadan, dünyanın tek süper gücüne, gezegenimizin "İmparator"una kafa tutan, bir türlü "uslanmayan", aldığı tüm cezalara, yaptırımlara, ambargo ve ablukaya karşın ayakta kalmayı sürdüren ülke Küba... İlk izlenimler : İspanyol koloniyalizminden kalma yapılar. Barok şımarıklığı, Endülüs gizemi, "Art Nouveau" uçarılığı bir arada. Çoğu harap, sırayla onarılmaya çalışılıyor... Halkın "Amerikan güzelleri" dediği 50'lerden kalma Chevrolet'ler, Ford'lar, Chrysler'ler... Artık içlerinden Errol Flynn ya da Rubirosa çıkmasa da, Kübalı motor ustaları sayesinde tıkır tıkır çalışıyorlar. Motosiklet üzerine sarı kapaklı, kaplumbağaları andıran iki kişilik taksiler... "Deve" denilen ayakta 400 kişiyi taşıyan otobüsler... Kentler, kasabalar "salsa" ritminde yaşıyor. Meydanlarda, sokaklarda, balkonlarda herkes müzik yapıyor, ritmi yakalıyor. İspanyol gitarı, Afrika bongosu, marakas... Havada "Çıkçıkıçıkçık" sesleri. Kadınların yürüyüşleri, erkeklerin gülüşleri de o sesin havasında... Ama yaşama egemen olan çocuklar. El üzerinde tutulan, gururlu mu gururlu, sıcacık bakışlı çocuklar! Küba yoksul. (Sovyetler Birliği'nin düşmesiyle mali destek, krediler kesildi) Kübalılar yoksul. Ama zengini de yok, yoksulluğu paylaşıyorlar. Aylık ortalama gelir 11 dolar. 1993'de ülke turizme açıldı. Şimdilik tek umut turizm gibi görünüyor. Geçen yılın turizm geliri 2 milyar dolar. Turizme açıldığından beri insanlar Küba'ya akın ediyor. En çok Kanadalılar, sonra Fransız, İspanyol ve Almanlar. ABD'den uçuş yasak olduğu için Amerikalılar, Kanada ya da Meksika üzerinden geliyor. Türkiye'den gidenlerin çoğu Havana ve tatil beldesi Varadero'yla yetiniyor. Herkesin Küba'ya gitme nedeni farklı. Müziği, salsa ritmini iliklerinde duymak, palmiyelerle kaplı beyaz kum sahillerde yüzmek, rom, puro cennetinde soluklanmak, ABD'ye baş kaldıran, direnişin simgesi olmuş, "sosyalizmin tek kalesi"ni görmek, Che'nin ya da Hemingway'in ayak izlerinin peşinden gitmek... Yüzyıllar boyunca Afrika kıtasıyla Amerika kıtası arasında, İspanya'yla Karaib Adaları arasında gidip gelen şarkılar, melodiler, ritimler gelip Küba'da odaklanmış. Çoğu İspanyol kökenli Avrupalı göçmenler, Afrikadan getirilen köleler, ikisinin karışımı Mulattoların marifetiyle ortaya çıkan "Afro-Kuban" müziği... Bolero, Guaraça, Rumba, Mambo, Çaçaça derken Salsa'yla dünyayı fetheden müzik.... Kübalılar Che ile soluk alıp veriyor. Onun o genç, güzel yüzü her yerde. Okul, fabrika, ev, dükkan ve sokaklarda, meydanlarda, giysilerde, müziklerde ve düşlerde... Che, sürekli devrim demek, Che, ideal demek, Che "kahraman gerilla", "El Comandante- komutan" demek. Che, sonsuza dek gençlik demek... Devrimin ertesinde mit olmuştu. Küba halkı hala ona aşık. Hemingway, yaşamının 30 yılını geçirmiş Küba'da. Ayak bastığı her yer, bugün turizm hizmetinde. Havana'da yıllarca kaldığı ve "Çanlar Kimin İçin Çalıyor"u yazdığı otel, Ambos Mundos, kentin en gözde lokantası ve barı. Ama "daiquiri"sini yudumladığı mekan Floridita Bar. Nobel ödülünü kazandığında bara konan büstü ve boş koltuğu hala orada... Havana'dan 25 km. deki San Fransisco de Paula'daki evi, yazarın 9 bin kitabını ve yaşama biçimini sergileyen bir müze. Turizme açılmak "Socialismo o muerte" ( Sosyalizm ya da Ölüm) sloganlarıyla soluyan ülkede, elbet sorunları da birlikte getiriyor. Turistin bir günde bıraktığı bahşişle, öğretmen ya da doktorun aylığı eşit olursa... Fidel, Che ve ötekiler... Havana'dan, adanın en doğusuna Santiago de Cuba kentine iki saatte uçuyoruz. Sierra Maestra Dağlarının eteğindeyim. Fidel, Batista yönetimine karşı ilk saldırıya burada geçmiş ama tutuklanmıştı. Mahkemede söylediği ünlü söz "Tarih beni haklı çıkaracaktır" dağlardan aşağılara yankılanıyor. Ona, Castro değil de, Fidel demem laubalilikten değil. Bütün Küba halkı ona Fidel diyor ve onu aileden biri gibi görüyor. Öyle görmeyenler zaten ülkeyi terk etmiş ya da terk etmeye çalışıyor. Ona tapıyorlar. Karşı olanlar konuşmuyor, konuşamıyor. Ona "diktatör" de diyebilirsiniz, Kübalılar gibi, "ülkeye Fidel ya da Küba Kömünist Partisi değil, yerel yönetimler egemen" de diyebilirsiniz. Fidel'in düşüncelerine katılın ya da katılmayın, tarihteki önemini yadsıyamazsınız. Ülkesini yeni sömürgecilikten kurtardı, bilim adamı Noam Chomsky'nin deyişiyle "Amerikan hırsız sınıfından ve Amerikan terörizminden kurtardı", mafyayı dışarı attı. Halkın desteğiyle devrimi gerçekleştirdi, yaşam alanı sağladı. Küba'da slogan dolu panolar çok, ama tek Castro heykeli yok. Kendi istemiyormuş. İspanya'ya karşı bağımsızlık hareketinin simgesi yazar, şair Jose Marti'nin heykelleri ve devrimin iki komutanı Che ve Camillo Cienfuegos'ın resimleri her yerde. Santiago'dan uçakla Havana'ya dönüp, otobüsle yola koyulduk. Adanın orta yerindeki Santa Clara'dayım. (Havana'dan 200 km.) Burası Che'nin kenti. Küba halkı Che'yle yatıp Che'yle kalkıyor.(Ama Che'nin ayak izlerini yarınki "Esintiler" köşesinde bulacaksınız.) Santa Clara'dan 75 km. sonra Cienfuegos kenti. Denize, ince uzun bir dil gibi uzanmış. Cienguegos'dan 80 km. sonra Trinidad kenti. Küçük bir mücevher... (İlk izlenimler bölümündeki her şey bu üç kent için de geçerli.) Rom ve Puro, Bu üç kent arasında gidip gelirken uçsuz bucaksız şeker kamışı tarlalarını görüyorum. Yüzyıllar boyu Afrika'dan getirilen kölelerin çalıştığı şeker kamışı tarlalarının ortasında, geçmişin feodal ilişkilerini sergileyen müze evler yer alıyor. Küba, rom ve puro cenneti. Oldum olası tarım ülkesi. Ekili topraklarının yüzde 43'ü şeker kamışına ayrılmış. Gerisi tütün ve pirinç. Rom her yerde. Şeker kamışının çocuğu o. 1600'lerde adı "Şekerin şarabı". Farklı karışımlarla çeşit çeşit içki üretiyorlar. En yaygını bol naneli "Mohito" ve limonata muamelesi görüyor. Yani içmeye sabahtan başlanıyor. Trinidad mutlak görülmesi gereken bir kent. Küba'nın koloniyel kimliğini en iyi koruyabilmiş kent. UNESCO bu kenti ve Ingenios Vadisini dünya kültür mirası listesine almış. Dapadar sokakları, yeşilin bin bir türünü barındıran iç avluları, ahşap çatkılı, rengarenk boyalı evleri, çiçek açmış balkonları, damları, pencereleri, rom ve puro kokan havası var. İnsanları el işlerinden, zanaatkarlıktan arda kalan zamanda müzik yapıyor. Puro fabrikalarını ise adanın en batı ucundaki Pınar del Rio'da görüyorum. Bu yöre kalker oluşumlarla, mağara ve dağlarla doğa harikası. Fabrika dedimse, orta boy odalar. Çoğu kadın, sıralara oturmuşlar, dizlerinde yaprakları açıyorlar sonra incecik parmaklarla içlerini tütünle doldurup sarıyorlar. Puronun lezzetli olması için müzik yayını yapılıyor ya da biri yüksek sesle kitap okuyor. Yılda 150 milyon puro ihraç ediyorlar. Kimilerinin diline doladığı "jinetara"lara (fahişelere) gelince. Ben görmedim. Edindiğim izlenim ise, her ülkedekinden farklı değil. Ne daha çok, ne daha az. Tatil bitti, herkesin dilindeki soruya verilen yanıtlar bitmedi: "Ya Fidel'den sonra ne olacak bu ülkenin hali?" Bu yazı Zeynep Oral tarafından 24 Şubat 2001 tarihinde http://www.zeyneporal.com web sitesinde yayınlanmıştır ve sayın Oral'ın izniyle sitemizde yayınlanmaktadır. {modulebot module=İLGİLİ LİNKLER} |
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.