Skip to content

Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color brick color green color
Uzaklar.com:ANA SAYFA arrow YOLDAN NOTLAR arrow Motorla Fransa Gezisi
Motorla Fransa Gezisi PDF Yazdır E-posta
Taylan KALKAVAN   
Uzun süredir istediğimiz motosikletle Fransa turunu nihayet gerçekleştirdik. Fakat bu turu anlatmak çok zor.

Neyi anlatmalı? Kaldığımız şato otellerimi, içinden geçtiğimiz kısa süreliğine parçası olduğumuz muhteşem manzaraları mı, yoksa ödüllü şeflerden yediğimiz smokinli garsonların servis yaptığı akşam yemeklerini mi? Bu tur aslında anlatılmaz yaşanır.

 

Aslında her şey Boğazda Bay Nihat'ta rakı balık yapıp çıkacağımız Karadeniz turunu planlarken oldu. Ali Özlük eşim Hülya ve ben Karadenizde hangi rotayı izlemeli derken laf döndü dolaştı Fransa'ya geldi ve tura karar verildi. Ancak Ali kendi motoruyla İtalya dan Fransa'ya otoban yolculuğunu istemediği için Paris'ten motor kiralamaya karar verdik.

Daha önceden kiralanacak motorlar ayarlandı. Paris'te ilk gece kalınacak otel ayarlandı. Diğerlerini aldığımız kitaplardan yolda ayarlamaya karar verdik. Tabi bu işlerin yapılmasında Ali'nin Fransız şirketinde çalışması ve iyi Fransızcası bayağı rol oynadı.

21 Ağustos Cumartesi Ali sabahtan biz öğlen uçağıyla Paris'e gittik. Uçakta girişte bir şey denilmemesine rağmen lastik patlamasına karşı yanımıza aldığımız CO2 tüpüne problem çıkardılar ve girişte ikaz etmedikleri için bizim bırakmak zorunda kaldığımız CO2 tüpüne karşı biletlerimizi business a upgrade ettiler. Bizde keyifle 20 milyonluk tüpü onlara hediye ettik.

Pariste St. Lazare yakınında Tim Hotel'de kaldık.(Double oda 60 E) Akşam St.Jarmein'de kurbağa bacağı ve salyangozla turun gurme bölüne de başlandı.

22 Ağustos sabahı motorlar teslim alındı ve Paris'i soğuk bir havada terk ettik. Paralı yolda ilerlerken biz tabelalara bakmaktan yavaş gittiğimizden bizi bir çok motor geçiyordu. Ancak geçerken istisnasız hepsi sağ ayaklarını sanki uyuşmuşda açmak ister gibi yana uzatıyorlardı. İlk başta tesadüf gibi gelen bu hareket istatistiki sınırları zorlayınca ve bu hareketin arkasından insanlar geriye aynadan bakınca bunun selamlaşma olduğunu anlayabildik. Hepimizin bildiği sol elin iki parmağını alt çapraza uzatma karşı karşıya gelince kullanılıyor. Bu selamlaşma olayı Fransız motorcular arasında çok kesin bir kural hatta bizi yaklaşık 200 le geçen bir racing bu selamı verirken düşüyordu ama buna rağmen ihmal etmiyorlar.

Motorway'i Etanne'den sonra terk ettik ancak şimdiden bu tura yazlık montlarla geldiğimize lanet etmeye başlamıştık. Motorway'i terk ettikten sonra ara yollardan Orleans'a gittik ve oradan Vendom'a gittik. Vendom çok sevimli bir ortaçağ kasabasıydı.

Ortaçağda değirmenleriyle ünlü olan bu kent şimdi Parislilere 2.konutlarını sunuyor ama hiç bozulmamış şekliyle tabii. Birkaç resim çektikten sonra Loire vadisine yukarıdan bakan Blois'e yöneldik. Bu arada gezi planımızı NAtional Geographic Travel'ın Türkçe Fransa kitabından yaptık. Fransa 7 bölgeye ayrılmış biz Korsika ve kuzeyde yer alan Normandiya hariç her yeri gezdik. Ancak yazlık kıyafetlerin yüzünden Alpler bölgesine sadece köşeden uğradık. Bu bölgeler hep nehirlerle ve onların etrafında vadilerle belirlenmiş bizde hep nehir vadilerini izledik. Bu dolaştığımız bölge Loire bölgesi.

Blois de ünlü Chateau yu gördük ama zaman darlığından gezemedik.

Loire un en büyük şatosu Chambord'u aradık ama bulamadık akşam üstü olduğundan yola devam ettik ve Tours şehrine geldik. XI. Yüzyılda Fransa ya başkentlik yapmış olan bu şehirde Katedrali dıştan görüp akşam kalacağımız yer olan Chinon'a nasıl gideceğimizi sorduk.

Tours'dan Chinon'a Loire kıyısından devam eden yol görsel olarak tek kelimeyle muhteşemdi. İnanılmaz güzellikte ortaçağ kasabaları Loire kıyısında sıralanırken çiçekler içindeki yolun karşı kıyısında irili ufaklı şatolar sıralanıyordu.

Bu yola gelmeden geçtiğimiz ormanlık bölümde yaban domuzu uyarı tabelası vardı. Fakat asfalt kalitesi köy yollarında bile mükemmelliğini kaybetmedi bu da neden enduro motor kullanmadıklarını bize açıklıyordu.

Sonunda Chinon'a ulaştığımızda saat 20:00 olmuştu ve biz 12 saattir motor üzerindeydik ve gördüğümüz olağanüstü yerleri sindirmeye çalışırken yer ayırtığımız oteli birkaç defa kaybolup ancak Chinon'un dışında bir köyde bağların içinde bulabildik. Ancak bu ilk ve son kaybolmamız oldu bundan sonra Ali hiç yolu şaşırmadı. Fransızcası olduğu için ve Fransa'ya aşina olduğu için tur liderliğini o yapıyordu.

Restoranı ile ünlü olan bu otel tipik Fransız kırsalındaki otellerden idi. Yalnız restoranı gerçekten iyiydi. Hotel Manoir de La Girau. Oda Fiyatı 60 E. Bu arada bu otelde bulduğumuz Charm Hotels kitabı ile Fransa'nın her bölgesindeki şato otelleri bulduk ve hep Charm Hotellerden rezervasyon yaptırdık.

23 Ağustos. Sabah ilk olarak Chinon'a indik ve kalesini dolaştık.

Ardından 1518 de bir banker tarafından inşaatına başlanan Loire'ın bir kolu olan Indre nehri kenarındaki Azay Le Rideu şatosuna ve aynı isimli kasabasına gittik. Öğlen yemeğini burada yedikten sonra bahçeleriyle ünlü olan Villandry şatosuna doğru yollandık. Burası bahçe sevenlerin hac yeri olabilir.

Daha sonra Tours şehrine gittik. Oldukça zengin olan bu şehirde Lafayette den akşam yemeklerinde rezil olmamak için birkaç alışveriş yapıp kalacağımız otel Chateau de Beaulie'ye vardığımızda buranın adından anlaşılacağı gibi şatodan bozma bir otel olduğunu gördük.

Otelin bahçesi Villandry'in minik bir kopyası olduğunu gördük. Bu otelin restoranı çok şık idi. Garsonlar smokinli ve porselenler Limoge, fonda klasik müzik duvarda yağlı boyalar ile gündüz motor akşam şık ortamları ilk kez birlikte yaşadık. Bu otele sırf restoranı için de gelenler varmış. Burada kaz ciğeri , somon tartar çilek sorbe hatırladığım yemeklerdi.

24 Ağustos Salı otelden çıkınca ilk iş olarak en popüler şato Chenonceau 'ya gittik. Çok ziyaretçisi vardı. Ama bence de en güzel şatoydu.

Bu şatodan hemen sonraki aynı adı taşıyan köy mutlaka görülmeli. Angulem e doğru köy yollarında devam ettik. Bir çok köy ve tarla arasından geçtik. Ama yol kalitesi ve trafik düzeni hiç değişmedi.

Öğlen yemeği akşamın tersine parkda sandviçti. Tüm köyler çok temiz ve tenhaydı. Yolda inanılmaz görüntülerin arasından geçerken hava soğuyunca sadece yağmurluk giyebiliyorduk. Yine bir çok şatoyu uzaktan görmekle yetindik. Angulem yakınındaki Montron kasabasının dışındaki kırsalda Sainte Catherine adında bir şato otelde kaldık. Sahibesi İstanbul'da 7 sene yaşamış şimdiye kadar gördüğüm en etkileyici Fransızcayı konuşan bir hanımdı. Akşamları artık salata yiyelim derken yine kendimizi kaybedip Fransız yemeklerini öğrenmeye devam ettik. Buranında Escalope'u nefisti. Zaten artık bir daha az yiyelim olayına da girmedik.

25 Ağustos sabahı oldukça soğuk ve yağmurlu bir havada otelden ayrıldık. Köy yollarından Bergerac yönüne devam ettik. Yolda Brantome adında çok şirin bir kasabaya uğradık.

Montrone, Periguex, Bergerac'dan sonra Dordogne bölgesine geldik aynı adlı nehir boyunca vadiyi izledik. St.Caprice deki Languais şatosu en bakımsız ama bana göre çok etkileyici bir şatoydu. Dordogne nehri kıyısı Loire gibi güzel görüntüler sunuyordu. Limeuil köyündeki evlerin hepsi aynı tip ortaçağ evleri idi.

Nehir kenarında bir ortaçağ kasabası olan Siorac de Perigord Noir de otel Le Relais du Perigord Noir'de kaldık. Budget otel olan bu otel şimdiye kadar kaldığımız en ucuz otel oldu. (Double room 60 E) Şatolardan sonra pek iyi gelmedi tabii.

26 Ağustos ta sabah Dardogne vadisindeki Pazar kenti olan St.Caprien'e uğrayıp tepedeki ürkütücü 13. yüzyıl şatosu Beynac-et-Cazenac'e gittik. Fakat buradan manzara nefisti.

Oradan yakındaki Sarlat kentine gittik. Ünlü meydanı Place de la Liberte de hepsi siyahlar giyinmiş çingenelerden oluşmuş gruptan Strauss un Mavi Tunasını dinlerken Fransız krepleri hakkında pratik yaptık. Bu arada Hülya yine hatıra hediyelikler peşinde koşuyordu.

Yola devam ederek Bastide kentlerinden en ünlüsü olan Domme kentinde olayı iyice tırmandırarak kaz ciğeri stoku yaptık.

Gourdon üzerinden görece modern kent olan Cahors da öğlen yemeğinin ardından bu sefer diğer bölge olan Lot nehri ve bölgesine geçtik. Bu nehir kenarından yollar kimi yerlerde kayaların içine oyulmuştu. Lot üzerindeki minik köprülerle birbirine bağlanan pitoresk görünümlü köylerin en güzeli St.Cira Lapope idi.

Ardından Lot vadisi boyunca devam ederek kitapta yazan bazı yerleri zaman yokluğundan atlayıp Fiegac ve Rodez üzerinden motorwayi takip ederek Millau'ya geldik.

Burası şirin küçük bir kentti ancak inanılmaz büyüklükteki ileride inşa edilmiş bir viyadük manzarayı bozuyordu. Burada da bir şato otel olan Cheteau de Creissels de kaldık. Söylemeye gerek yok restoranı yine çok iyidi.

27 Ağustos Cuma Millau'dan ayrılıp ana yoldan Mont Pellie'ye geldik Burası modern ve büyük bir şehir idi. Alışık olmadığımız trafikten dolayı şehirden zor çıktık.

Ardından Nimes ve Arles üzerinden Aix en Provenca'a geldik. İlk kez burada yazlık kıyafetler işe yaradı. Lavantalarıyla ünlü bu bölgede maalesef lavanta mevsimi geçtiğinden ünlü tarla görüntülerini yakalayamadık.

Artık güney Fransa da idik. St Trope, Cannes ve Monte Carlo yı çok mevsim itibarıyla çok kalabalık olduğundan ve belli sürede Paris de olup motorları bırakacağımız için başka bir tura bıraktık. Buraya öğlen vardık ve ilk kez tempomuzu düşürdük. O yüzden bu şehri ilk kez motor kıyafetleri olmadan rahat dolaştık.

Şehrin en ünlü bulvarı olan Cours Mirebe üzerinde Grand Hotel Negre Coste de kaldık. Küçük meydanlara açılan dar eski sokaklarıyla Roma ya benzeyen bu kentte dolaşıp akşam bir kabuklu deniz mahsulleri fiyaskosundan sonra Ali bize Paris te bu yemeği telafi edeceğini söyleyince rahatlayıp kenti bir de gece görüp otelimize gittik.

28 Ağustos Cumartesi ancak yeşil halini görebildiğimizi lavanta tarlaları arasından ara yollardan kuzeydeki Luberon bölgesine çıktık. Oradan paralı yola Orange civarından çıktık.

Yolda tatil dönüşü şeklinde aşırı bir kuzeye doğru trafik vardı. Biz Türk usulu emniyet şeridinden basınca iyi yol aldık. Dieuxlefil yakınlarındaki (burası artık Alpler bölgesi) Club Med'de Ali nin bir arkadaşına uğramak için yaklaşık 100 km sonra otobandan ayrıldık. Dieuxlefil'e giden ovada sağda solda antik antik köylerin kuleleri yükselirken fonda Alplerin başlayan tepeleri muhteşem bir görüntü oluşturuyordu. Club Med'de Ali'nin meslektaşı ile görüşüp golf amaçlı kurulan köyü dolaştıktan sonra köy yollarına saparak Alplerin başlangıcındaki  köyleri ve yolları dolaştık. Yazlık kıyafetlerin izin verdiği kadar yükselip ardından ovaya indik ve kalacağımız kent olan Valence gittik. Burası sanayi şehri olduğunda biraz karışık bir yerdi.

Fakat Honda'nın mağazasını ve motor bolluğunu görünce ağzımızın suyu aktı. Kapatıyor olmalarına rağmen rica edip 2004 VFR yi ve orijinal çantalarını uzun uzun seyrettik.

Akşam Michel Chabran Hotel Restoran'da kaldık. Bu restoran şehrin dışındaydı ve şefin 2 nişanı olduğundan şimdiye kadar ki en mükemmel mutfak ve en iddalı servise sahipti. Zaten bu restoran için Valece'den gömlek satın almıştım. Servis mükemmel di. Şarap seçimi için ansiklopedi verdiler. Fransa'nın bu ufacık sanayi kentindeki bu restoranın aynı kalitesinde bir restoran henüz İstanbul'da yok. Biz en ucuz menüyü ve şarabı aldık haliyle fakat her şey o kadar mükemmeldi ki şarap seçimi için garsona danıştığımızda şarap uzmanı olan degüstatör ü çağırdılar ve bizim menünün en ucuz şarabı için Orta Doğu sorununu halledermiş gibi ciddiyetle seminer verdi. Kısaca böyle bir şehirde böyle bir otel ve restoran büyük sürpriz oldu. En ağır müşteri profiline de burada rastladık.

29 Ağustos Pazar günü Lyon'a vardık. Lyon nehir kenarında Fransa nın 2.büyük kenti Fakat görüntüsü güzel olan bir şehir.Yolda biraz yağmur yedik. Lyon dan 30*40 km ileride Beaujole bölgesine gelmeden küçük Lyon diye adlandırılan Ville Franche-sur-Saone adlı kentçiğe geldik ancak Pazar olduğundan hiçbir hayat belirtisi yoktu.

Bizde durmadan bölgenin ünlü kenti Beaujeu ya geldik. Burada tipik kırsal yemeği olarak Beaujaluais şarabı, sauson (domuz pastırması), baton ekmek, keçi peyniri, jambon, tereyağ ve kornişon turşuyu mideye indirip çevredeki köylere ve üzüm bağlarına yollandık.

Gördüğümüz köyler Fleurie, Juliennas ve Belleville şeklinde idi.

Ardından Maçon'dan tekrar paralı yola bağlanıp BEaune şehrine geldik. Bu şehir oldukça varlıklı ve çok iyi korunmuş bir görüntüye sahipti.

Merkezde Hotel Central Cheval Bleanc'da kaldık. Akşam şehri dolaştık tabii yine tenha idi. 30. Ağustos Pazartesi günü yine yağmurlu bir havada yola çıkıp Auxerre kentine geldik.Burası Yonne nehrinin kıyılarınd sakin küçük bir kentti. Akarsu taşımacılığı burada canlı idi.

Kapalı olan katerali dolaşamayıp şirin bir meydanda pizza yiyip ardından bir şehir turu attık. Ve ardından Paris ten önce son gece kalacağımız Sens şehrine geldik. Burgonya bölgesinin en kuzeydeki kenti olan Sens'in girişinde 4 çiçek (Ville de Fleure) amblemi bizi karşıladı. Bu da bu şehrin şimdiye kadar gördüklerimizin en çok çiçekli olan şehir olduğunu bize söylüyordu.

Sens keyifli bir şehir idi. Merkezde turizm bürosundan bulduğumuz bir otelde kaldık.

31 Ağustos Salı günü yaklaşık 120 km kaydedip Paris'e girişte oldukça zorluk çekip kırsalı bitirdik. Paris'e girerken şehri çepeçevre çevreleyen 2 adet çevre yolu var (Peripheric). Burada önemli olan peripheric ten nerede ayrılıp şehre hangi kapıdan gireceğiniz aksi halde Paris in yoğun trafiği içinde gideceğiniz yere uzak düşünce pek keyifli olmuyor.

Her şeyden önce Eiffel kulesine gidip zorunlu resmimizi çektirdik.

Ardından yine Tim otele yerleşip motorları teslim etmeye gittik. Biz 1 hafta 2400 km'yi 750 E ya anlaşmıştık. 2610 km olunca toplam motor başına 799 E ödeyip sağ salim motorları teslim ettik.

Akşam Ali'nin söz verdiği deniz kabuklularını yemek üzere St Jermain'de La Coupol restoranına gittik ve oburluğumuzu sonlandırdık.

Paristeki bu ve ertesi günü Grand Arme ve Bastille deki motor mağazalarını dolaşarak ve üşüdüğümüz günlerin hatırına kışlık mont alarak geçirdik.

1 Eylül  Çarşamba günü bu muhteşem geziyi sonlayarak akşam üstü uçağıyla ülkeye döndük.

FRANSA TURU FOTOĞRAFLARI BURADA

 

New York Sokaklarında

New York

Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...

Hayallerim ve Gerçekler: Küba

Kuba

Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa  diye fısıldayıp duruyordu.

S.Miguel Kalesi

S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.