| Huzurun farklı bir tanımı |
|
|
|
| Eda BOZKÖYLÜ | |
|
Biliyorsunuz, zamanla ilgili sorunlarım var, geç kalmış olmanın verdiği panikle her şeyi yarım bırakmak gibi. Yarım bırakmak bir süre
sonra kısır bir döngüye dönüşüyor, zamanı durduramıyorsun ve her şeyi yapmak istiyorsun. Eylemin, zamandan hızlı olmalı ki ‘sen’ kazanasın! Saçma!! Bu saplantıdan kurtulmak için dünyayı durdurmaktan vazgeçip tersini yaptım: Durdum! Ve devam etmek konusundaki problemlerime makro açıdan bakmaya karar verdim, YAŞAM açısından! Huzurun farklı bir tanımını buldum; içine dönmek! İşten çıkıp evine dönmek ve kapıyı açarken gülümsemek! Hayatın öğelerini netleştirip koşmaya başlamak, nefesin kesilirken her şeyin daha da eğlenceli olduğunu görmek! Diğer taraftan insan vücuduyla ilgili ilginç şeyler öğrendim; örneğin bir bebeğin en zor terk ettiği refleksinin "serbest bırakmak" olduğunu! Düşünseniz ya bebeklerin elleri hep yumruk halindedir, kendisine dokunan her şeyi sımsıkı kavrama eğilimdedir ve tuttuğunu da bırakmama konusunda ısrarcıdır! Sanırım bu, yaşamın ilerleyen dönemlerinde bir problem olarak karşımıza çıkıyor! Sonra, hayatımızın ilk dönüm noktasının gülmek, gülümsemek olduğunu öğrendim, gülmek ve gülümsemeyi tanımlamanın insan beyninin oynadığı ilk karmaşık oyun olduğunu! İlk gülüşten sonra hayatımızda milyonlarca dönüm noktası yaratabilme gücüne eriştiğimizi düşünseniz ya! Üstelik bunu sadece mutlu olarak yaptığımızı!! Heyecan verici! İnsan beynini bir de farklı bir açıdan gözlemleme fırsatı buldum : bilincimizin alt tarafından! Aslına bakarsanız bu fırsat geldi beni buldu; yöntem: bir jazz konseri!! Ciddi bir sorun yaşanmakta; ruh ve müzik arasında, sen ve ruh arasında. İki farklı müzik türü olduğunu fark ettim: seni, çalan müziği dinlemek zorunda bırakan müzik ve seni, kendinle başbaşa bırakan müzik. Sadece kendinle başbaşa bırakmakla kalmayıp seni, bilincinin derinliklerine sürükleyen müzik. Bu, Aydın Esen’in müziği. Farkında olmadan çıkıyorsun yolculuğa, belki de yanlışlıkla. Sanki müziği dinlemiyormuş gibisin, hatta müzikle ilgilenmiyorsun bile! Kendin varsın karşında, kim olduğunu bilmediğin bir adam. Bilmediğin bir yerdesin, Aydın Esen’in müziğinde. Onun dokunduğu her bir tuş farklı bir ayrıntıya, başka bir manzaraya dönüşüveriyor zihninde! Öylesine garipsin ki orada, sonsuz bir boşluk ve sınırsız bir özgürlük sunuyor sana avuçlarının içinde! Ve sen orada korkularınla yüzleşiyorsun, olmadığın bir halde çıkıyorsun karşına! Her şey öylesine keskin, öylesine hızlı akıyor ki ve dağlar öylesine yüksek, toprak öylesine sıcak ki... Her bir nota bıçak gibi keskin, zaman kadar kısa. Her şey durmuş senin geçmeni bekliyor sanki! Ve birden müzik değişiyor onunla birlikte senin dünyan da.. önce suyun sesini duyuyorsun; avucunun içi kokuyor, akıyor ve.. acıyor... özlerimin renklendiğini görüyorum bakışlarında. Bedenin doğanın bir parçası oluveriyor, çıplaklığın suya ait. Yağmurun ardından bir asma yaprağında kalan ilk damlayı saçlarına sürüyor serçe parmağıyla ve o an güneş saçlarında parlıyor. Ruhun huzur buluyor ve barış, içine doğuyor. Varlığın evreni bile içine alabilecek kadar genişliyor, sen dünya oluyorsun birden! Zaman’ın düşüncesi seni rahat bırakıyor,bedenin dünyayla yalnız kalıyor. Sanki her şey sonsuzmuşcasına sükunet buluyorsun.Ve o anda müzik bitiyor!! Konser salonunda buluveriyorsun kendini, Aydın Esen’i alkışlarken! Başarının parlaklığı gözlerinde, seyirciyi selamlıyor ve gidiyor. Ben hala bu konseri düşünüyorum; ruhumu dinlediğim o konseri, içimdeki "o kadın" ve "o erkek"le tanıştığım o konseri... Müziğin bir ruhu olduğunu biliyordum, artık cinsiyeti olduğunu da biliyorum. Aydın Esen, Akbank Caz Festivali kapsamında 9 Ekim’de yeniden sahne alıyor, bu kez Babylon’da. Bilinçaltınızla tanışmak için süprizlerle dolu bir yolculuğu göze alabiliyor musunuz? Aydın Esen’i dinleyin: SO MANY LIFE TIMES!! SİTEDEKİ DİĞER YOL NOTLARI
{modulebot module=İLGİLİ LİNKLER} |
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.