| Sen al o çekici de... |
|
|
|
| Suat TAŞPINAR | |
|
Adam yeni kiraladığı daireye taşındı. İlk hafta sonu, eve çekidüzen vermek için erkenden ayaklandı. Önce çerçeveli birkaç fotoğrafı duvara asmak istedi. Çivi buldu ama çekiç yoktu.
Kültablasının altıyla çakmayı denedi, parmağını ezdiğiyle kaldı. Canı sıkıldı. Bugün bu işi yapmaya kararlıydı. Aklına, karşı komşuya çekiç sormak geldi. "Ne olacak canım" dedi, "Ayıp değil ya, gider isterim". İçinden bir başka ses müdahale etti: "Sakın ha! Nemrut suratlı adamın biri, kapıyı çalıp 'Komşu, hoş geldiniz' bile demedi". İlk ses alttan aldı, "Abartma! Sonuçta bir çekiç, git iste" diye. Asi ses baskın çıktı: "Asansörde karşılaştığında da zorla selam verdi, adi herifin teki olmalı." Öteki sükûnetini korumaya çalıştı, "Komşu komşunun külüne muhtaç. Bugün o bana, yarın ben ona" dedi. Bir o ses, bi öteki ses derken adam kendini iyice hırpaladı.
Sonunda dış kapıyı açtı. Komşunun ziline bastı. Elinde gazetesi, üstünde pijamasıyla, komşu gülümseyerek kapıyı açtı. Bizimkisi adamı tepeden tırnağa süzdü ve dişlerini gıcırdatarak bağırdı: "Sen o çekici al da, münasip bi yerine sok!" Bu hikâyeyi yıllar önce bir kitapta okumuştum. Bir insanın kendisini nasıl 'mutsuz edebileceği' üzerine benzer anekdotlarla, aforizmalarla doluydu. Bir süre Türkiye'de yaşayıp Moskova'ya dönen bir Rus reklamcı arkadaşımla konuşurken ettiği bir laf üzerine hatırladım. "Türkler kendilerini mutsuz etmek, hayatı çekilmez kılmak konusunda özel bir yeteneğe sahip galiba" dedi. Bu kanaate nasıl vardığını soracak oldum. "İnsanlar her zaman her şeyden şikayet ediyor. Zengini de, yoksulu da... Kimse olumsuzluklardan kendini suçlamıyor, hep başkasını ya da soyut bir düzeni sorumlu tutuyor" diye başladı. "İnsanlar kafasında bir şeyler kuruyor, ona inanıyor ve o öfkeyle yaşıyor, mutsuz oluyor. Çoğu, haksızlığa uğradığı, anlaşılamadığı hissiyle yaşıyor" diye devam etti. Türkçesini ilerletmek için her mevzuya maydanoz olmuş, ama sonunda yorulmuş. "Kim ağzını açsa beş dakika sonra siyaset konuşuyor. Hep anlamsız şikâyetler. Bu kadar politik bir toplum görmedim" diye yakındı. Bir de teori attı ortaya: "Kendi hayatında hobisi, ilginç deneyimleri, okudukları, zevkleri gibi söz etmeye değer bir şey yoksa insanlar hep politikadan bahseder. Rusya'da da böyle bir gidiş var." Arkadaşım, Rusya'da da, Türkiye'de de bu çarpık 'düzenin' kolay değişmeyeceğini düşünüyor. "Neden?" deyince cevabı ziyadesiyle analitik: "Çünkü bu çarpık düzen, sıfırı tüketmişken bile herkese bir anda köşeyi dönme umudunu vaat ediyor. Herkes etrafında çalıp çırpıp zengin olmuş insanlara öfke ve gizli bir kıskançlıkla bakıyor. Ama bu düzen devam ettiği müddetçe bir anda kendilerine de benzer bir piyangonun çıkma ihtimalinin hep olduğunu düşünüp avunuyor. Herkesin vergisini düzgün ödeyeceği, objektif kuralların herkes için kararlılıkla uygulanacağı bir sistem o 'piyango' şansını ortadan kaldırdığı için aslında çoğunun işine gelmiyor. Bizde de böyle, sizde de. Nasıl, bilmiyorum ama bu zihniyetle savaşmalıyız." Ben bu tür 'berber muhabbetleri'nden epeydir sıkıldım. Arkadaşımı da Türkiye'nin biraz bozduğunu, farkında olmasa da derine dalış yapan potansiyel bir 'mutsuzluk üreticisi' yaptığını düşünüyorum. Zaten Rusya'da da etrafımda "Sallandıracaksın birkaçını, bak bakalım..." diye başlayan cümleleri sık işitir oldum. Sıkıntı, hayıflanma, özlem, "Beni kimse anlamıyor" tripleri, "Alıp başını dağlara gitme vaktidir bu şehirden, bu kalabalıktan" nevrozları, "Git kardeşim, kolundan tutan mı var?" şaşkınlıklarıma karışıyor. Nedendir bilmem, onca yıldır dışarıda yaşayıp bozulmaktan mıdır, bazen küçük şeylerden doğan garip bir 'mutluluk' hissi sarıyor beni, "Otur bir kenara, yakında geçer" diye teselli ediyorum kendimi. Millet mutlu olduğumu anlarsa ayıp olur diye kaygılanıyorum. Komşumdan çekiç istemeye gitmek icap ederse bir kutu çikolata götüreyim diyorum... Kaynak:Radikal SUAT TAŞPINAR'IN DİĞER YAZILARI {modulebot module=İLGİLİ LİNKLER} |
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.