Skip to content

Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color brick color green color
Uzaklar.com:ANA SAYFA arrow YOLDAN NOTLAR arrow Hayallerim ve Gerçekler: Küba
Hayallerim ve Gerçekler: Küba PDF Yazdır E-posta
Ercüment OĞUZ   
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa  diye fısıldayıp duruyordu.

Bunda duymuş olduğum "Dünya da üç tip insan vardır. Erkekler, Kadınlar ve de Küba Kadınları" sözlerinin mi yoksa bir yıl önce sevgili arkadaşımız Ümit'in; Iasos' taki pansiyonunda kalan ve orada arkadaş olduğumuz Küba'lı dansçı kızların etkisi mi vardı, bilmiyorum ama Berrin'le birlikte sürekli olarak Küba ile ilgili yazıları ve gezileri takip eder olmuştuk (üstelik o dansçı kızları görmemişti).İçimdeki o ses fısıldayıp duruyordu durmasına ama içinde olduğumuz ahval ve şerait böyle bir plana müsaade etmiyordu. Ama ne demişler bilirsiniz ; "Azimle defikasyon, taşta perforasyon". Bir gece Berrinle birlikte; rutin "Tatil'de ne yapalım" söyleşilerinden birinde konumuz harcamalara, oradan kredi kartlarına, oradan da YKB kredi kartına (Buralar sanırım reklama giriyor, Banka yetkilileri de bunu duymamazlık etmezler herhalde... ), oradan bedava uçak bileti olayına, son olarak ta "yaaa biz niye kullanmıyoruz" olayına geldi. Önce San Fransisco, Las Vegas, Los Angeles üçlemesi ile  New Orleans arasında epeyce bir zaman düşündük. Sonra ben elbette ki sorumluluk sahibi bir insan olarak, kötü giden işlerimi, mali durumumuzu gözden daha doğrusu aklımdan geçirdim ve "Hayır, biz bu seyahatleri yapamayız. Biletimiz bedava olsa bile çok para gidecek. Nayırrrr nolomazzz" tripleri yaparak konuya son noktayı koydum. Sevgili Berrin "Peki hayatım, sen nasıl istersen öyle yaparız. Kendime kahve yapacağım, sende ister' misin?" gibi uysal bir tavır sergiledi. Sonra kahvelerimizi içerken bir taraftan da ortalığa yaydığımız ve de burada bulamadığımız için yurtdışından getirttiğimiz Amerika haritasını (Ne sandınız biz plan yaptık mı abartı konusunda engel tanımayız) Atlas, Gezi gibi dergileri toplamaya başladık. Karım o esnada son kozunu oynadı "Aslında gezi tarihleri açısından bir daha böyle fırsat bulamazdık. Belki YKB bu bedava bilet uygulamasını da kaldırır, falan filan...". Bense gaza geldiğimin farkına varmadan bu konu artık kapansın diye "Hayatım Amerika ya filan gidemeyiz, zaten gidecek olsam niye Amerika ya gideyim, Küba ya gideriz" deyivermişim....

Berrin' den tek bir ses geldi "KABUL". Hemen arkasından YKB arandı Küba puanları öğrenildi, bu kez içinde Küba yazıları olan Atlas ve Gezi dergileri ortaya döküldü. 30 dk. sonra hazırdık. Gidiyorduk. Hazırlan Che, hazırlan Fidel, hazırlan Küba, Biz geliyoruuuuzzzzzzz....

Ertesi gün Berrin, Ankara' da ki Küba elçiliği ile Vize konusunu konuşmuş, YKB ile uçuş tarihlerini belirlemiş, biletlerin tarihlerini okeyletmiş olarak eve döndü. Ben mi? Elbette ben de boş durmadım. İnternet üzerinden Küba' da ki otel, pansiyon  araç kiralama gibi bilgileri araştırdım. Küba elçiliği vize konusunda inanılmaz yardımcı oldu, Ankara'ya gitmemiz bile gerekmedi, her türlü kolaylığı sağladı. Kendilerine bu konuda teşekkür borçluyuz.

25 Ağustos 2001

Yolculuk tarihi geldi, ve kendimizi bir daha asla bu havayolu ile uçmayacağız dediğimiz Air France uçağında bulduk (Air France anımızı başka bir hikayede anlatırım). Önce Paris'e, oradan aktarma yaparak Havana' ya gidiyorduk. İki uçak arasında 4,5 saatlik bir boşluk olduğu için Paris'e iner inmez kendimizi metro istasyonuna attık ve ilk tren/metro ile şehir merkezine yollandık. Dolaşmak için sadece bir saatimiz vardı, çünkü uçak 40 dk. gecikmeyle inmişti, havaalanı ile Champs Elysees (Ukalalığımı mazur görün kısaca meşhur Şanzelize bulvarı) arası da yaklaşık bir saat sürüyordu, dönüş yolculuğu ve tekrar check in yapma süresinden sonra bize pek zaman kalmıyordu. Ama olsun Berrin çok uzun yıllar önce geldiği ve 2 ay gibi bir süre kaldığı bu kenti görmek istiyordu. Ben de tüm iyi eşler gibi onun bu isteğine "Dünyanın parasını harcıyoruz şehir merkezine gidebilmek için, topu topu bir saat dolaşacağız ve bu bize 150 dolara mal olacak. Bu parayı vermeye değer mi" gibi çeşitli homurtular çıkartarak saygı gösterdim. O da bana saygı gösterip homurtularıma yanıt bile vermedi..

Havaalanına tekrar gelişimizde, uçağımızda bir problem yaşamadan yeniden havalandık. Burada sadece uçak değişmemiş, yolcu profilimiz de değişmişti. Geziye çıkan şaşılacak kadar çok turist bu seyahatlere ya yalnız yada kendi hemcinsleri ile çıkmıştı. Çift olarak giden çok az insandan ikisi bizlerdik. Ayrıca gerçekten çok güzel Kübalı kadınlar da vardı ama yanlarındaki erkekler hep beyaz ırktan yabancılardı. İnişte kapıda bize verilen vize kağıtlarının birer parçasını aldılar diğer parçasını ise mühürleyip dönüşte almak üzere bize iade ettiler.

Geceyarısı Havana sokaklarında

Havana' ya varmadan önce internet çalışmaları yapmış buradan kendimize kalacak pansiyonlar seçmiştik. Hatta bizim dansçı kızlarımızdan birine telefon açıp bize kalacak yer konusunda yardımcı olmalarını istedik ama seyahat günü gelene kadar nedense yanıt alamadık. Berrin oraya daha önceden gitmiş olan ablası Zerrin' in tavsiyesi ile Old Vieja (bizim Sultanahmet gibi) denilen bölgede bir yer seçti. Ben hayır dedim (Bu konularda asla taviz vermem) ve tahmin edileceği gibi Berrin'in dediği oldu ve onun seçtiği pansiyona gittik.

Düşünün dostlar gece saat 01 olmuş bütün gün yol gitmişsiniz, hiç tanımadığınız bir kente varıyorsunuz, (Aralarından dikkatlice seçtiğiniz bir taksiye biniyorsunuz çünkü tüm taksilerin ücret tarifesi aynı değil), taksi sizi Dolapdere' nin arka sokaklarına benzer bir yere götürüyor. Bu arada taksici de gram İngilizce yok bende ise şahane İspanyolca dil bilgisi olarak sadece Ola = Merhaba var. Neyse uzatmayayım taksi bizi getirip, işaretlerle işte burası dediği karanlık bir sokağa bırakıyor, parasını alıp anında kaybolup gidiyor. Ama adamcağızın günahını almayalım, giderayak oradan geçen birini kolundan tutup bir şeyler anlattı ve o adam' da bağırarak birilerini çağırdı, saniye geçmeden etrafımızda bir anda meraklı bir kalabalık oluştu, sonra yaşlı bir kadıncağız geldi meğerse pansiyoncu o imiş ve bizi kalacağımız yere götürdü. Size orayı becerebildiğim kadarıyla anlatmaya çalışayım; üç dört adet anahtarla açılan gri boyalı demir bir kapıdan binaya girdik, üç kat yukarı çıktık, ince uzun koridorlardan geçtik, koridorlar da gri mavi bir renkle boyalıydılar ve her koridorda yine demirden kapılı odalar vardı (Türkiye' de buna F tipi deniyor). Sonunda odamız olacak hücreye vardık, kadıncağız lambayı yakar yakmaz, odanın gerçek sahiplerini yani Sarıfatma' ları (vallahi renkleri kara değil sarıydı ve de yaklaşık  5 - 6 cm boyutundaydılar) uyandırmış olduk. Oda sakinlerimiz dört bir yana koşarken, kadıncağız bize odayı ve banyoyu anlatmaya çalışıyordu, biz Berrinle biran göz göze geldik, konuşmadan hemen harekete geçtik ve geldiğimiz yolu inanılmaz bir hızla geçerek kendimizi sokağa attık. Kadıncağız arkamızdan nereye gidiyorsunuz diye (yani ben öyle dediğini umuyorum) bağırıp duruyordu ama kim durur. Bu arada biz sokağa çıktık çıkmasına ama  hangi yöne gideceğiz, ne yapacağız hiçbir fikrimiz yok. İşte orada inanılmaz yön bulma becerimi kullanarak (ormanda benim için on GPS kuvvetinde derler) ara sokakları,  sanki her gün oradan geçermişçesine geride bırakıp kendimizi bir meydana üstelik en meşhur meydanlarından birine çıkartmayı başardım. Yanlış anlaşılmasın övünmeyi hiç sevmem, bu arada lütfen meydanın adını' da sormayın. Tabii bu arada ben sinirden hiçbir şey söylemezken, Berrinde en ufak bir kelimeyle bile olaya yorum katmadı. Oradan bir taksiye bindik ve benim internet den almış olduğum bir başka adrese gittik. Bu arada içimizde bu kez neyle karşılaşacağız kuşkusu da yok değil tabi ki. Gittiğimiz yer  Vedado diye adlandırılan bölgede, mimari olarak;  burada tanesi 1,5 - 2 milyon dolara satılan Koloniyal tarzdaki villalar gibi bir bina. İsmi de  Casa Blanca  (Casablanka değil sanırım Beyaz Ev gibi bir anlamı var). Zili çaldık yaklaşık benim yaşımda bir erkek ve zarif yaşlı bir hanım kapıya çıktılar. Her ikisi' de iyi derecede İngilizce biliyorlardı, derdimizi anladılar ve elbette yerimiz var diyerek bizi pansiyonlarına kabul ettiler. Oda;  gerek yatak, gerek banyo ve yerler konusunda tertemizdi ayrıca fiyat olarak da ilk gittiğimiz yerle aynıydı.

Cennete mi ne?

Sonra pansiyon sahiplerimizle tanıştık, Bayan Mercedes ve oğlu Jorge. Bize ikram ettikleri hoş geldiniz içkisinden sonra kendimizi hemen sokağa attık. Şaşırmayın lütfen, bu pansiyon ünlü Malecon sahil yoluna sadece birkaç dakika mesafedeydi ve o saatte orası da resmen insan kaynıyordu. Sahil tam hayal ettiğimiz gibiydi, birbirinden yaklaşık 50 mt. aralıklarla gitar çalan insanlar, sevgililerinin kucağına uzanmış insanlar, hava sıcak, etrafımız deniz, puro ve rom kokuyor.. Cennete mi düşmüştük ne.

Yaklaşık dörde doğru odamıza döndük, detaylarını hatırlayamadığım rüyalarla dolu bir uykudan sonra erkenden uyandık, Jorge kahvaltılarımızı hazırlamıştı. Ev o kadar hoştu ki anlatamam, küçücük bahçesi yemyeşil, çatlamış ama bembeyaz badanalı duvarları, yerde çok hoş desenli karo taşları. Bir bölümünde ev sahiplerinin yaşadığı bu yerde sanıyorum kimse yabancılık çekmiyordur. Her yer eski ama tertemiz mobilyalarla doluydu duvarlar eskimiş ancak belli' ki hatıraları halen yaşayan insanların resimleriyle süslüydü. Burada ilk kez dikkatimizi çeken iki adet sallanır koltuğun tüm Küba da çok yaygın olarak kullanıldığını ve inanılmaz sevilen bir ev eşyası olduğunu daha sonra anlayacaktık. Jorge sabah sohbetimizde bize küçük bir Havana haritası verdi, üzerine gidip görmemiz gereken tüm yerleri tek tek işaretledi. Hatta geri vermemiz kaydıyla bize Lonely Planet'in Havana kitabını da emanet etti. Bu arada daha önceden sözünü ettiğimiz dansçı kızlarımızdan Ümit'in platonik aşkı olan Denya' ya telefon açtık, telefonla daha rahat anlaşabilmek için Jorge' yi konuşturduk. Kız öncelikli olarak benim yalnız gelip gelmediğimi sordu, eşimle birlikte geldiğimi öğrenince de Küba da hoş vakit geçirmemizi dileyerek eğer vakit bulabilirse bize uğrayabileceği gibi bir şeyler anlattı. Sanıyorum Jorge bu sözleri bize yumuşatarak tercüme etti ama kıssadan hisse şuydu; eğer ben oraya yalnız yada bir erkek arkadaşımla gitmiş olsaydım kız kesinlikle birkaç dakika içinde bizim kapımızda olacaktı. Üzgünüm Ümit ama öyle sanıyoruz ki senin kız fena halde kötü yola düşmüş.

Neyse sonunda kendimizi sokağa attık ve yürümeye başladık. Gece karanlığında göremediğimiz tüm detaylar bir bir önümüze açıldı. Her yer birbirinden güzel, inanılmaz inceliklerle donatılmış evlerle doluydu. Tüm evler taşların nakış gibi işlenmesi ile yapılmış, hiçbirisi mimari olarak diğerinin aynı olmayan genellikle iki katlı, kocaman bahçelerinde bir sürü tropik bitkiler bulunan villalardan oluşmuştu. Arada rastladığımız Apartmanlar bile çok güzeldi. Ama tüm binalar dökülüyorlardı, hemen hepsi harap vaziyetteydi. Vedado kısaca tüm binaların ve sokakların yemyeşil bitkilerle sarıldığı bir mahalle diye tanımlanabilir.

Devrim öncesi son diktatör Batista zamanında; Buralar A.B.D.' nin sayfiye yeri olarak kullanılıyormuş. Bir avuç Küba' lı zengin insana, daha çoğu da Amerikalı milyonerlere ait bunca ev; kentin bir zamanlar nasıl bir eğlence ve gösteri merkezi olduğunu gösteriyor. Ancak Devrim olduğunda, sadece Batista ve yandaşları değil, buradaki tüm yabancı sermaye sahipleri' de evlerini, arabalarını, eşyalarını bırakıp bir daha dönmemek üzere  bu ülkeden ayrılıvermişler  kısaca kaçmışlar' da diyebiliriz.

Herşey halk için!

Karşılarında direnen kimse kalmadığından, ezik ve yoksul halkı da (tüm nüfusun neredeyse % 95 ini) yanına alan Fidel Castro ve arkadaşları Havana' ya geldiğinde, Fidel kendisini karşılayıp çılgınca alkışlayan insanlara dönüp "Alın Halkım, bu evler sizin" demiş. Halk da bu lafı ikiletmemiş tabii, tüm evler, apartmanlar gayet adilane bir şekilde insanlar arasında paylaşılıvermiş. Bir süre sonra, bilinen bir sürü siyaset oyunlarıyla Küba dış dünyada yalnız kalıp Sovyetler' le yakınlaşınca' da uygulanan sistem gereği tüm insanlar eşitlenip aynı şartlarda yaşamaya başlamışlar. Bu seferde neredeyse tek gelir kaynağı olan şeker kamışı üretiminden elde edilen şeker geliri, tüm bu sosyal eşitliği sağlamaya yetmemiş. Vaat edilen şeyler yapılabildiği kadar yapılabilir olmuş. Böyle olunca da; halk yeni ama daha düzeyli bir yoksulluğa doğru itilmiş. Bu tanımıma gülmeyin arkadaşlar; Halk yoksul ama Üniversite mezunu, evler dökük ama yol, su, elektrik gibi hizmetler en iyi şekliyle sağlanıyor, Sağlık açısından ise en küçük bir problemleri yok (Yani bizle kıyaslamayın bile).

Bu yaşam biçimi nedense çok çalışkan olmayan  her şeyi devletten bekleyen, bir anlayış biçimi doğurmuş (Allah, Allah.....)

Küba ve turizm

Daha sonra Sovyetler' den kurtulan Küba dış dünyaya yavaş yavaş açılarak en önemli gelir kaynağını yani Turizm' i keşfetmiş. Bunu yavaş ama  iyi bir şekilde' de yapıyorlar. Dünyanın her yerinden, belki inanmayacaksınız ama A.B.D.' den bile binlerce turist ülkeye akıyor. Havana' da üç ayrı havaalanı yan yana, bunların birisi sadece Amerika uçuşları için kullanılıyormuş. Havana'nın içindeki çok yıldızlı az sayıdaki otelleri yabancı yatırımcılar işlettiği içinde, gelen turistin çeşitliliğini ve ihtiyacı gören Fidel; Halkı bu işten yararlansın düşüncesiyle ev pansiyonculuğunu devreye sokmuş (belki bunun kontrolü daha kolaydır, tüm girişler muhakkak kayda alınıyor çünkü).

Bu evlerde devlet müsadesi ile ister bir odanızı, isterseniz çok odanızı turistlere kiralayabiliyorsunuz. Oda fiyatı 25.- USD. İster sarıfatmalı ev gibi ev, isterse Jorge' nın evi gibi olsun fiyat aynı. Sadece Jorge gibi olan insanlar hiç olmazsa bir teneke boya alıp evlerini boyayıp, her gün temizlik yaparak, paraya kıyıp kendilerine bilgisayar alıp dış dünyaya bağlanarak, 30 gün doluluk oranı yakalarken (Jorge' nın üç odası vardı ve hepsi de doluydu), diğerleri hala badana boyayı devletin vermesini bekleyip, odalarını' da devletin temizlemesini bekleyip  ayda 3 - 5 gün doluyorlardı. Sanırım evlerin bu kadar harap durumda olması' da bu yüzden, herkesin her şeyi devletten beklemesinden (bu tanım tanıdık mı geliyor... yok canım, daha neler..) kaynaklanıyor.

Havana'da

Havana çok güzel bir kent, sokaklarında binlerce tropikal bitkinin olduğu, her döndüğünüz köşede asla daha önceden rastlamadığınız tipte insanlarla dolu, çok sayıda turistin sürekli hareket halinde olduğu kesinlikle ama kesinlikle yaşayan bir şehir. Ama bir şehri sevdiren yada sevdirmeyen küçük detaylar vardır hani bu kelimelere dökülmesi zor bir anlatımdır. Bazen evleri sevmezsiniz bazen sokakları bazen gürültüyü, kirliliği vs.vs. Ben bu şehri çok beğendim ama çok da sevemedim doğrusu. Benim sevememe nedenim ise insanlardan kaynaklandı. Çünkü benim hayalimdeki Küba'nın insanları; "Zafere kadar savaş" diyen Che gibi, Fidel Castro gibi, Jose Marti gibi mücadeleci insanlardı. O insanlar mücadeleci gerçek devrimcilerdi. Yanlış anlaşılmasın Lenin şapkalı, Marx sakallı, sert görünümlü yada Çin' deki gibi tek tip elbiseler giyen bir topluluk değildi beklentim. Ama mücadele kazanmayı çoktan unutmuş devlet ne verirse onu alan, vermezse almayan yaşadıkları yeri bile temizlemeye üşenen insanları görmeyi de beklemiyordum. Üstelik temizlik takıntım olmadığı halde, bu insanların yaşadığı pislik apayrı bir renk kattı beklentilerime. Bangkok sokaklarında her türlü yemeği yiyen ben, burada huylu bir adam oluverdim. Havana'nın her yerini gezerken de bu önyargım maalesef üzerimde taşındı ve beni rahatsız etti. Hangi ünlü fotoğraf sanatçımızın; "İçinde insan olmayan fotoğraf, benim için fotoğraf değil" sözüydü bilemiyorum ama bende yaşadığım yerleri insansız düşünemiyorum. Onlarsa beni burada biraz hayal kırıklığına uğrattı. Neyse bu konuyu burada bitireyim en iyisi.

Burada da sokaklar insan doluydu, siyah tenli, beyaz tenli hatta birkaç tane sarı tenli insanlar. Size becerebildiğim kadarıyla onları biraz anlatmaya çalışayım. Örneğin; sürekli beyaz elbiseler giyen siyahi bir grup vardı. Onlar Vudu benzeri bir topluluğun üyeleriymiş, bunların içinde en çok dikkatimizi çeken, Old Vieja' nın ortasında müzik yapan grupta yer alan yaklaşık 50 yaşlarında bir kadın oldu. Kısa kollu, kat kat eteklerden oluşmuş beyaz uzun elbisesi ve başına sardığı beyaz dantelli mihracevari sarığı, kırmızı rujlu dudakları esmer teni ile çok hoş bir kontrast oluşturuyordu. Elinde asla yanarken görmediğimiz devasa purosu ve iri yapısı ile oradan geçen insanları süzen, beyazları sararmış hatta hafif kanlanmış gözleri bize pek sevimli gelmedi. Aslında gayet neşeli davranıyordu ama sadece biz değil, herkes biraz mesafeli duruyordu ona yada biz öyle hissettik. Çok az sayıdaki sarı tenliler ise Çin lokantası çalışanları ve birkaç Japon turistti. Turistleri saymazsak geri kalan beyaz ve siyah tenli insanlar bu adanın gerçek halkı ama beyaz olanlar konuşmalar sırasında siyahileri sürekli aşağılıyor ve onlara karşı dikkatli olmamızı öğütlüyorlardı. Ama gerçekte toplumun en renkli kesimi ise siyah tenli insanlardı. Çok tatlı yüzlü yaşlı erkekler vardı, dişleri olmadığından avurtları çökmüş, yüzünde iki günlük sakal, muhakkak ağzında kocaman ama gerçekten çok kocaman bir puro, çok şey görmüş insanların ifadesiyle dolu gözler... Hele çocuklar, çok ama çok tatlılar, kocaman bal rengi gözleri ile etrafımızda dolaşan kıvırcık kafalı, meraklı suratlı çocuklar. Parkta biz dinlenirken fotoğrafını çekelim diye etrafımızda dört dönerlerken, kendilerine bir çikolata verdiğinizde utanıp, annelerine koşan yaratıklar, bayıldık onlara. Kadınlar mı? Acele etmeyin sıra onlara geldi. Kadınlar daha doğrusu Küba kadınları, onları size nasıl anlatsam ki...

Küba kadınları

Öncelikle ister 15 isterse 55 yaşında olsun hemen hepsi daracık, naylon benzeri bir kumaştan ve rengarenk taytlar giyiyorlar. Ama ne renkler; Beyaz, sarı, yeşil, kırmızı, pembe... hepsi de fosforlu renkler. Kumaşlar şeffaf,  içlerinde beyaz tanga külotlarla donanmış kocaman popolar. Evet arkadaşlar ciddi kocaman popolar. Genç yaşlarda olanlarında büyük ama çok düzgün, yaş ilerledikçe ise büyüklüğü artan (belki sürekli kalça sallayarak yaptıkları dansların etkisiyle) adeta gövdenin iki yanında birer yumruk iriliğinde ekleri olan çıkık kocaman popolar. Gözünüzde P harfini canlandırın işte profilden görüntü öyle bir şey. (Vallahi abartmıyorum. Bu anlattıklarımdan Kübalı kadınları çirkin bir ucube sanmayınız bknz. Jennifer Lopez) çok ama çok hoş kadınlar sadece kalçalar görüntüde ağır basıyor. Hatta bazılarından gözümü alamadım diye Berrin gözlerimi oymaya bile kalktı ama ben bu duruma güneş gözlüğü takarak çare buldum. Hatta Berrin arada beni "şu kadını gördün mü ne güzel" diyerek test ettiğinde, hemen gözlüğümü çıkartıp "aaa hani nerde?"  bile dedim 

Yani arkadaşlar ne kadar muzursunuz, alacağınız olsun. Ben şurada gayet masum size Küba' yı anlatmaya çalışıyorum siz bana kadınları anlattırıyorsunuz. Tabii sizin tuzunuz kuru, Sizin yüzünüzden bir daha Latin Amerika' ya gidemeyecek olan benim.

Burada çift olmayan turistler ise ayrı bir alem, genç yaşlı tüm turist hanımların yanında Jinitero (Jokey) diye adlandırılan yakışıklı Havana' lı delikanlılar, beylerin yanında ise Habaneros  (Havana' lı kız) diye adlandırılan bazen bir, bazen birkaç hanım bulunuyordu. Habaneros' lar çok dost canlısı kızlar. Yanınızda eşiniz yada arkadaşınız olsa bile sizin yanınıza gelip sizinle sohbet etmeye çalışıyorlar, en azından size göz kırpıp öpücük gönderiyorlar. Galiba onlar' da haklı, çünkü çoğu İtalyan'lar tarafından işletilen birçok tesise hatta Varedero isimli tatil kentine yalnız başlarına hiçbir Kübalı sokulmuyor. Onlar' da sizinle dost olup bir kaç saatlik sohbet karşılığı buralara girmiş oluyor. Tüm beraberliklerin sonucunun tek bir yerde birleştiğine inanmıyorum, bence bu çok büyük bir abartı olur...

Puro'nun merkezinde

Neyse konumuz Havana, şehirde gezilecek çok güzel yerler var, Kalesinden, parklarına kadar her yer inanılmaz turist dolu. Hiç kimse, bir şey kaçırmak istemiyor. En rağbet edilen bölümlerden birisi Old Vieja denilen bölüm, burası da Unesco tarafından korunmaya alınmış ve bazı binalar restore edilerek kullanıma açılmış, diğerlerinde ise ne yazık ki sıkı bir çalışma göze çarpmıyordu. Old Vieja denilen bölge ve Prado diye adlandırılan bölge iç içe. Biz geziye Prado' dan başladık, ünlü Capitol binaları ve meydanları burada. Bu civarda restore edilen binaların bazıları otel haline getirilmiş, altlarındaki lokantaları ve neredeyse sabah başlayan ve gece yarısına kadar süren canlı müzikleri ile çok ilginçtiler. Ama iyi bir Küba ezgisi dinlemek için Küba' da olmalıyım diyorsanız çok yanılırsınız, en azından ben müzik kültürüm öyle çok gelişkin olmamasına rağmen İstanbul festivaline çok daha iyi müzisyenlerin geldiğine inanıyorum. Şehirde özellikle bu bölge çok hareketli, insanlar aşağı yukarı gezip her detayı yakalamaya çalışıyorlar. Ayrıca burada birkaç tane puro fabrikası var, bunlar belirli saatler arasında gezilebiliyor. Hakikaten ilginç ve öğretici olan bu turun bitiminde, o güzelim Havana purolarının birbirinden güzel Habaneros' ların bacaklarında sarıldığı masalının yalan olduğunu görmek yıkıcı oluyor. Buralarda devletin koyduğu fiyatlarla ister tane ile isterseniz kutu kutu puro satın alabilirsiniz. Fiyat ise astronomik. Bir adet 2 numara büyüklüğündeki Monte Cristo puro 8,50 USD. Halbuki dışarı çıkar çıkmaz Amigo adı verilen siyahi delikanlılar etrafınızı sarıyor, sizlere puro ister misiniz diye soruyor. İsterim dediğinizde ise sizi polisten kaçırarak (polis gerçekten çok sıkıştırıyor gözüküyordu) bazı ara sokaklardan geçirerek aslında çok uzak olmayan bir binaya sokuyorlar. Uzun karmaşık koridorların sonunda bir odaya sokuluyorsunuz ve burada zulalardan çıkarılan binlerce puro önünüze dökülüyor. Her marka, her boyut. Orijinallerin tamamen aynısı. Biz oraya vardığımızda bir İngiliz çift vardı, çocuğun elinde Devlet mağazasından alınmış bir puro vardı, aynı markadan istedi, getirdiler, ebatları, ağırlığı, yumuşaklığı, etiketi, ambalajı ile birebir aynısıydı. Sırası ile ikisini de yaktı ve birer nefes çekip adamlarla pazarlığa girişti. Bizde bu gösteriden  sonra çok anlarmışız gibi puro satın almaya giriştik sonuçta 8,50 USD lik purolar bize  1,- USD ye gelmiş oldu. Bu fiyata rağmen kazık yediğimizi biliyorum ama ne yapayım...

Kentin bir başka bölümü ise Miramar denilen, lüks konutların ve elçiliklerin olduğu kısım, insanların yıllar öncesinden şehircilik konusunda bu kadar duyarlı olması çok etkileyici. Bu semte giderken tüm dünya devrimcilerinin büstlerinin olduğu bir yoldan (daha sonradan çok bakınmama rağmen o bulvarı bulamadım) geçtik. Orada taksi hızla yol alırken gördüğüm bir büst kime aitti biliyormusunuz? Mustafa Kemal Atatürk' e...

Havana'nın bir başka özelliği ise sokaklarını dolduran eski Amerikan arabaları, bir zamanlar İstanbul sokaklarında da vardı bunlardan. Bizimkiler yok oldu, burası ise bu arabaların cenneti vaziyetinde, renk renk gerçekten çok özenle bakıldığı her yerinden belli olan ama artık dökülen bu arabalar şehrin bir başka güzelliği aynı zamanda da bu insanların en değerli mal varlıkları. Pazar günleri bit pazarı gibi kurulan bir yerde yağlı boya resimler gördük, en çok işlenen konu eski arabalardı. Birde "Deve" ler var. Bunlar gerçek deve değil ancak görüntüleri deveye benzeyen resmen hörgücü olan toplu taşım otobüsleri, ön tarafları bir tır çekicisi arkadaki vagon kısmı ise yolcu taşıyor. Ayrıca hemen her cins taksi var; ilk açılış hepsinde aynı olmasına rağmen, modeline göre yazdıkları ücret değişiyor. En pahalıları ise eski Amerikan arabaları.

Trinidat yolunda...

Havana'yı hızlı dolaşıp gezince biraz da diğer şehirleri görmek istedik ve bunların içinden adanın güneyinde bulunan ve Unesco tarafından  korunmaya alınan Trinidat' ı seçtik. Bu amaçla haritadan yerini bulup, otobüs terminaline ulaştık, orada biraz garip karşılamakla birlikte bizimle ilgilendiler. Bileti satan hanım sabah 05,30 da bir otobüslerinin bulunduğunu ve burada 3 kişilik kontenjanları olduğunu anlattı, sonra biletimizi kesti. Ertesi sabah büyük sırt çantamızı Jorge' ye teslim edip saatinde terminale geldik. Bizi kafes gibi bir yerlerden geçirip otobüsümüze götürdüler. Otobüs bizim şehir içi belediye otobüslerinin eski modellerinden bir şey (1960 model gibi), koltuklar bank şeklinde üstü minder kaplı ama son derece sert, sabahın o saati kliması çalışıyor içi buz gibi (demek ki motoru sağlam)  her tarafı sallanıyor ayrıca hem otobüsün kendisi hem de binen yolcular bayağı bir gürültü çıkartıyorlar. Son detay, sadece iki turist var. Bilin bakalım onlar kim?

İnanmayacaksınız ama otobüs saatinde kalktı, ve 10 dk. sonra ikinci bir yerde durdu, buradan da yolcularını aldı. Buradaki duruş sırasında ellerinde bazı paketlerle bisküitler, şekerlemeler satan satıcılar da doluştu otobüse, bu tanıdık görüntü bize yabancılık çekmememizi sağlıyordu ama satılan basit şeylere insanların hücumu anlatılır gibi değildi. Satıcılar; bir gözleri polislerde, para almaya yetişemiyorlardı. Otobüs buradan da hareket ettiğinde saatimiz 6:00 olmuştu. Bundan sonra ise düzgün yollarda gayet hızlı bir tempo ile yol aldık. 8:30 da ise ihtiyaç molası verdi otobüsümüz. Karanlıkta yol aldığımız ve uyukladığımız için molaya kadar olan manzarayı anlatamıyorum ama burası bir hayli ilginçti. Ana yolun kenarında küçük bir cep düşünün, taş çatlasın 40 m2 bir yer, içerisi bekleme salonu olarak kullanılıyor. Etrafta ağaçlar, çiçekler, hemen ön tarafta ise, küçük el arabalarında insanlar yiyecekler satıyor, hemen orada pişirilen pan cake' ler, yağda pişirilen bifteklerle yapılan sandeviçler, küçük pizzalar. Görüntü bayağı şirindi, ta ki binanın arkasına yani tuvaletlerin olduğu yere gidene kadar. Sıkı durun arkadaşlar; Tuvalet kabin duvarları 1,25 - 1,30 cm. gibi yükseklikte, kapıları olmayan, suları akmayan (Kağıt mı? Ne kağıdı?) yan yana hücreler halindeydi. Üstelik insanlar çömelebilmek amacıyla kapı kasası görevi gören demir borulara tutunarak bu işi halledebiliyorlardı. Sonra da dışarıya koşup satılan yiyeceklere aynı ellerle saldırıyorlardı. Ben erkek olmanın avantajını kullandım ayakta durarak ama zavallı Berrin'in hiç şansı yoktu, Trinidat'a kadar sabretti. Sonunda ulaştığımızda, bize Jorge' nin verdiği bir adrese gittik. Küba da girişimci bazı pansiyoncular kendi aralarında bir ağ kurmuşlar. Gerçekten bu işe gönül veren temiz, güler yüzlü birkaç kişi anlaşmışlar birbirlerine müşteri pas ediyorlar. Örneğin Jorge'nin pansiyonunda Trinidat'a gitmek isteyenler için, bizim gittiğimiz yer tavsiye ediliyor, ya da tam tersi oluyor. Küba' nın her şehrinde bir pansiyon var bu sisteme bağlı olan. Burada bizi güler yüzlü; sarı atlet, yeşil şortlu, göbeği ve pos bıyıkları olan, her an  el kol işaretleri ile her türlü derdini anlatan birisi karşıladı.  CARLOS.

No Habeneros, Trabzoneros

İnanılmaz adam.  Carlos ve karısı İlayda iki katlı bir binanın ikinci katında  oturuyorlar, toplam üç odaları var birinde kendileri kalıyor, bir oda kızlarının odası onu boş tutuyorlar, geri kalan odayı ise kiraya veriyorlar. Önde yola bakan küçük bir balkonları var, düşünün tek  bisikletlerini bile oraya çekip iple sallandırıyorlar. Arkada ise yemek yenilen asmalarla kaplı sevimli bir teras. Carlos balkonunda adres sorarak geldiğimizi görünce kendini aradığımızı anlayarak yola kadar çıkıp bizi karşıladı, balkonuna çıkarttı bize soğuk meyve suları ikram etti. Hele Türkiye' den geldiğimizi duyunca adeta çıldırdı bugüne dek hiç Türk misafiri olmamış çünkü. Hemen koştu içeriden anı defterlerini getirdi, yüzlerce insan geçmiş oradan, her ulustan gelenler olmuş ve herkes bir iki satır yazıp duygularını dile getirmiş. Her şey çok güzeldi ama Carlos'un odası doluydu, üzülerek bu akşam bizi misafir edemeyeceğini ama bir arkadaşının pansiyonuna götüreceğini söyledi. Kabul ettik aslında başka çaremizde, pek yoktu. Bizi Nelson isimli bir arkadaşının evine götürdü. Nelson' la konuştuğunda, onun tepkilerini pek anlayamadık çünkü  balıkçı olan yeni ev sahibimiz bir gün denize açıldığında fırtına kopmuş ve açıklara sürüklenmiş, daracık sandalının devrilmesinden korkan adamcağız, günlerce hemen hiç kımıldamadan, tuttuğu balıkları çiğ çiğ yiyip, sandalın dibinde biriken suları içerek hayatta kalmış. Sonunda kurtarıldığında tüm şehir halkı onu alkışlarla karşılamasına ve gördüğü uzun süreli psikolojik tedaviye rağmen yaşadığı şoktan hala kurtulmuş gözükmüyordu. Orada sürekli kıkırdaşarak bize  İspanyolca bir şeyler anlatan ev sahibemiz ve kız kardeşi bizim İspanyolca hiçbir şey anlamamamızı anlayamıyordu, işin gırgırı onlarda tek kelime İngilizce bilmiyordu. Bizi çatı katındaki güzel bir odaya çıkarttılar, orada odamızı gösterirken kendi aralarında bir şey konuşup Berrin' i gösterip Carlos'a bir şey sorduklarında söylenen kelimeyi anladım. Berrin' in kalçalarına bakıp Habaneros' mu diye soruyorlardı. Ben hemen onlara dönüp "No Habeneros, Trabzoneros" dedim ve de hepimiz koptuk...

'Merhaba' diyen Amazon kızı

Trinidad çok güzel bir şehir, devrimde' de önemli roller oynamış, halkı bununla gurur duyuyor ayrıca hemen hiç bozulmamış. Burada beyaz tenli insanlar ağır basıyor, şehrin yerlileri onlar. Evler birbirine bitişik olarak inşa edilmiş, aralarındaki sokaklar ise gayet geniş ve taş döşeliler. Genellikle iki katlılar ve arkalarında bahçeleri var. Sokakları gezerken her an karşınıza bir başka güzel detay çıkıyor. Burada insanlar adeta sokağa açılmışlar; pencereler, kapılar açık, gezerken evlerin içlerini istediğiniz gibi seyredebiliyorsunuz. Tüm evlerde olmazsa olmaz olan mobilya ise; sallanan koltuklar. Bisikletler ve Motosikletler ise muhakkak evin içinde, salonun girişinde yer alıyorlar. Bizim odamız ise tüm bu canlılığa çatıların üzerinden bakıyordu. Burada pırıl pırıl gökyüzünde uçan tek canlı, benim nedense çok beğendiğim kanat açıklığı 2 mt den fazla olan bir akbaba türüydü, tüm civarda bu kuşlar zarafetle süzülüyorlardı, gagaları sarı ve tüyleri simsiyahtı. Carlos'un anlattığına göre çok kötü kokuyorlarmış.

Odamıza yerleştikten sonra, Carlos bize bir tur ayarladı, bu bir At safarisiydi. Gerek Berrin'in gerekse benim aman aman at binmişliğimiz olmamasına rağmen buna cesaret ettik. Bir rehber ve atlar bizi bekliyorlardı. Atlarımızın üzerinde durabileceğimiz belli olunca da yola koyulduk. Zaten küçük olan şehrin asfalt yollarını arkamızda bıraktıktan sonra muz bahçelerinin arasına dalarak, başlangıca göre daha hızlıca yol aldık. Hızlıca diyorum çünkü bize hızlı gelen bu yolculuk rehberimizin uyumasına neden olacak bir limitteydi. Rehberimizin acele etmesini bir süre sonra anladık meğerse esas grup bizden önce yola çıkmış ve bizi onlara yetiştirmeye çalışıyormuş adamcağız  Neyse gruba yetiştik ve gerçek yolculuk orada başladı, yaklaşık yirmi atlı resmen küçük bir dağa tırmandık, atların çok zorlandığı, yer yer ayaklarının kaydığı daracık geçişler, dikenler, yemyeşil ağaçlar. Bir saatlik yolculuğun sonunda bir açıklığa geldik, burada atları bıraktık, küçük bir dinlenmenin ardından yürüyüşe başladık. Küçük bir ırmağın yanından, ağaçların içinde yaklaşık 15 dakika süren yolculukla hedefimize vardık, burada bir şelalecik vardı. Yaklaşık 7-8 metreden dökülen ama gerçekten şirin bir şelale, en güzeli de rehberlerin yüzebilirsiniz demesiyle suyun döküldüğü gölcüğe atlamamız oldu. Herkes, özellikle suyun döküldüğü yerde durmaya çalışarak, dökülen su ile kendisine masaj yaptı. Orada biraz yüzüp serinledikten sonra tekrar dönüşe geçtik. Dönüş yolunda ise, yanımızda at süren amazon kızlardan biri bize dönüp Türkçe "Merhaba" deyince çok şaşırdık, şaşırmakla birlikte çok da hoşumuza gitti. Meğerse Alman kızımızın bir Türk kız arkadaşı varmış, onun ailesiyle olan konuşmalarını duyduğu içinde kulağına bizim konuşmalar çok tanıdık gelmiş.

Palmiyelerin altında, denize karşı...

Döndükten sonra şehri keşfe çıktık ve inanın burayı çok sevdik. Akşam yemeği için pansiyonumuza döndük duşumuzu aldık ve balkona bizim için hazırlanan masaya kurulduk. Siparişi zaten giderken vermiştik birisi ızgara da diğeri ise sosta pişirilmiş iki tane ıstakoz, ortaya salata, meyve ve kocaman bir sürahi  karışık taze sıkılmış tropik meyve suyu, hepsi 15.-USD. Yemekten sonra müzik dinlemek için dışarı çıktık ancak bize tavsiye edilen yerde müzik 23:00 den sonra başlıyordu, bizse çok yorulmuştuk o nedenle bir şeyler içtik ve dönüp yattık. Sabah  kahvaltımızı yaptıktan sonra bu kez denize gittik. Ancon Beach adı verilen; palmiye ağaçları altındaki geniş kumsallardan birisine uzandık ve nerdeyse tüm gün orada kaldık. Böylece Karaib denizini de tatmış, koklamış, görmüş olduk. Dönüş yolunda buralarda sıkça kullanılan çok şirin bir alet var ona bindik. Uzaktan sarı bir uğur böceğine benzeyen bu araç, arkası iki tekerlekli, iki kişilik ayrıca sürücüsü olan bir motosiklet. Onunla şehre döndükten sonra Carlos' un evine taşındık. Bizim çıktığımız eve ise; Jorge'un evinde daha önceden karşılaşıp selamlaştığımız Arjantinli bir çifti  yerleştirdik, bizden sonra da onlar Carlos ‘a geldiler.

Carlos Fizik mühendisi, karısı ise İktisatçı. Emekli olunca, kızları da üniversiteye başlayınca pansiyonculuk yapmaya başlamışlar. Her ikisi de çok iyi insanlar ama özellikle Carlos çok tatlı. İngilizce'si benimki gibi (yani zayıf), bir çok zaman el kol işaretleri ile anlaşmamıza rağmen birbirimize açık saçık fıkralardan, anılarımıza, ülkelerimizin siyasi durumlarına kadar birçok şey anlattık. Bu sohbetler arasında Carlos ve İlayda, Castro' nun ne kadar önemli bir siyasetçi olduğunu ve ülkesi için neler başarabildiğini sık sık vurguladılar bize. Berrin ise Carlos' la beni hayretle izleyip İlayda ile güzel güzel düzeyli sohbetler etti. Sonra konuk anı defterleri geldi ortaya bizde duygularımızı yazarak orada yer aldık, bir ara Arjantinli arkadaşlarımız da geldi ve sohbete onlar da katıldı. Carlos bize çeşitli içkiler hazırladı, İlayda meyveler ikram etti. Yaşanılan ortamın hiçbir şekilde pansiyoncu ve pansiyoner ilişkisi olmadığını söylemeliyim. Bizler orada çok eski birer dost gibiydik. Bu arada bundan sonra içinizde oraya gidecek insanlar olursa lütfen gitmeden önce beni arasın Carlos'a bir Hamak göndermek istiyorum çünkü.

Ertesi gün dönüş günümüzdü, bu kez doğru otobüsü bulduk, meğerse son derece konforlu ve sadece turistler için olan bir otobüs firması daha varmış, bizim geldiğimiz ise sadece kendi halklarının kullandığı bir turmuş ve onlar için çok ucuzmuş. Bizim içinse iki otobüs arasındaki fark sadece birkaç dolarmış. Ne yapalım öğrenmenin yaşı yok. Dönüş, tabii acayip konforluydu ancak döndüğümüzde bizi kötü bir sürpriz bekliyordu. Jorge' nin evinde hiç yer kalmamıştı. O bir çözüm üreterek bizi kardeşinin evine gönderdi, sadece iki akşam daha kalacağımız için pek ses çıkartmadık ama kardeşinin evi çok da hoşumuza gitmedi doğrusu. Üstelik mutfakları da o kadar pisdi ki oradaki iki gecemizin sabahında da kahvaltı istemedik. Biraz bozuldular ama ne yapalım onlarda mutfaklarını temiz tutsunlar.

Küba' ya giden herkes bize Varadero'ya gittik mi diye sordu, cevabımız hayır. Çünkü yaptığımız araştırmalarda burasının İtalyanlar tarafından işletilen bir tatil şehri olduğunu öğrendik, biz Küba' ya gidiyorduk, İtalya' ya değil. Arzuladığımız şey insanlarıyla, doğasıyla becerebildiğimiz kadar bir parçası olmaktı buranın. Bunun da birazını başardığımızı sanıyorum. Ülkenin diğer tarafı da yüzlerce dönüm tütün tarlalarıyla doluymuş, orasını da görebilsek iyi olurdu ama vakit ve nakit ancak bu kadarına yetti. Çünkü burası Turistler için öyle ucuz bir ülke değil, her şeyin fiyatı turistler için de, Kübalılar için de aynı. Fakat onların Küba parasıyla satın aldıklarını siz Amerikan Doları ile satın alıyorsunuz (Kurlar eşit olmamasına rağmen). 1,5 litrelik bir şişe suyu 1 ile 4 dolar arasında herhangi bir fiyata alabiliyorsunuz. Havana'nın içinde, bizim Trinidat'ta  yediğimiz yemek minimum 50,-USD. Paladar adı verilen bazı ucuz ev lokantaları var hatta bizde bir kez gidip yemek yedik. Burada (ya bizim şansımıza öyleydi) anlaşmak çok büyük bir problem, İngilizce bilmiyorlardı ayrıca sayıca çok yaygın değil ve bulmak için çok aramak gerekiyor. Market, bakkal gibi yerler var elbette ama küçük olanlarında çeşit olarak bir şey yok büyük olanları ise keşfetmek zor oluyor. Birde benim nedense titizliğim tuttuğu  için açıkta satılan hiçbir şeyi satın almadık. Bu seyahatin tümü uçak bileti hariç 850.-USD' ye mal oldu. Başlangıçta çok ucuz gibi gözüken bu rakamı, uçak dahil 900,-USD tam pansiyon turlarla karşılaştırırsanız neden ucuz değil dediğimi daha iyi anlatabilirim herhalde.

Meşhur dondurmacı Coppelia

Neyse son günümüzde ise meşhur dondurmacı Coppelia' ya gittik. Arkadaşlar burası yaklaşık 300 metreye (300 metre abartıyor da olabilirim tabi), iki caddenin birleştiği köşede, iki taraftan da girişi olan büyük yemyeşil bir bahçe. Ortasında ise 2 katlı kocaman bir bina var. Girişten itibaren her iki yöne insan kuyrukları var. Ben bahçeye gelene kadar 150 kişi saydıktan sonra vazgeçtim çünkü kuyruk binaya girene kadarda devam ediyordu, sonrada salonlara dağılana kadar. Biz turist olmanın avantajıyla kafadan daldık içeriye ama oradakiler en az bir saat bekliyordur kuyrukta. Bahçede ayrıca oturulacak bölümler olmasına rağmen,  tüm her yer doluydu. Biz yabancı olduğumuz için, turistlere ayrılan bölümde bir yer bulduk, dondurmalarımızı yedik ve kalktık. Dondurmalar ise lezzet olarak ehh....bizim eski sokak arası satılan dondurmalarımız bile ondan kat be kat iyidir, hele Mado falan en az on basar oradakilere. Galiba koyunun olmadığı bir yerde keçiye Coppelia Çelebi deniyor...  Dondurmacıdan sonra ise sebze ve meyve pazarını keşfettik, tropik meyveler hakikaten birbirinden güzeldi ayrıca dışarıyla kıyaslanmayacak  kadar ucuzdular. Keşke burayı daha önceden keşfedebilseymişiz. Ayrıca Necropolis ismi verilen mezarlığına gidip dolaştık, mezarlık ilginçti, piramit biçimlisinden Meryem Ana' lısına kadar birçok formda mezar vardı. Son olarak da İçişleri bakanlığı önündeki alanda Che' nin  silueti önünde resim çektik, hemen karşısındaki Jose Marti anıtını gezdik ama üstüne çıkmadık.

Dönüş yolu

Derken dönüş saatimiz geldi, havaalanına geldik, öncelikle 20.-USD  karşılığı pul aldık ve çıkış işlemini ancak ondan sonra yaptırabildik. Check in sırasında  alınan bu pullar deliniyor ve yer numarasını gösterir kartlarınızla birlikte zımbalanıyor. Çıkış da ise tüm bu evraklar ve vize kağıdının girişte mühürlenerek sizde kalan diğer parçası, pasaportunuz ve siz yaklaşık bir  5 dakikalık incelemeye uğruyorsunuz. Bu incelemenin tamamı gözle ve de yüz yüze yapılıyor. Görevli; size  uzun uzun bakıyor, bir şey söyleyecek gibi ağzını açıyor, sonra söylemekten vazgeçiyor, pasaportun sayfalarını tekrar tekrar karıştırıyor sonra tekrar size bakıyor, tekrar ağzını açıyor, tekrar pasaporta dönüyor sonra bir daha, bir daha... Bazen lütfedip size bir şey sorduğu da oluyor tabi, mesela benden bir önce Berrin geçti ona bir şey sormadı. Birlikte olduğumuzu görmesine rağmen hemen ardından bankoya ben geldiğimde bana "kimle birlikte uçuyorsunuz" dedi, bende "Air France" la dedim. Pek şaka anlayışı yoktu galiba, hiç gülmedi, pasaportumu ve diğer evrakları önüme attı, geçtim. Sonra çıkış kapısına geldiğimizde yer numarasını gösteren kartlarımızı almadılar ama tünelden geçip uçağa ulaştığımızda çok asık suratlı Kübalı askerler kapıda tüm pasaportları ve evrakları tekrar tekrar bir kez daha kontrol ettiler ve yer numarası kartlarının parçalarını ve pulları koparıp teslim aldılar. Burada dikkatimizi çeken bir başka olay ise Air France personelinin bile uçaktan çıkıp girerken, benzer muameleye uğramasıydı. Anlaşılan Küba her şeye rağmen hala demir bir yumrukla idare edilmeye devam ediyor.

Nihayet yerimize oturduk, uçak tam dolduğunda, askerler bizi son bir kez daha gözle kontrol ettiler ve tam saatinde havalandık.İnanılmaz bir şey hosteslerimiz gene çok ilgili ve çok sevecen davrandılar, şarapların biri bitmeden diğeri geldi, şampanyalar peynirler ikram ettiler, hatta Paris-İstanbul ayağında yerimizi bir başkasına verdik diye çok duygulanan bir kabin görevlisi yemek sonrası bize kanyak ikram etti

Evet dostlar bu seyahat bu kadar, bir başka seyahat anımla daha sonra kafanızı şişirmek üzere. Hoşça kalın, Sevgiyle kalın.

Ercüment OĞUZ

SİTEDEKİ DİĞER YOL NOTLARI



 

{modulebot module=İLGİLİ LİNKLER}

 

New York Sokaklarında

New York

Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...

Hayallerim ve Gerçekler: Küba

Kuba

Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa  diye fısıldayıp duruyordu.

S.Miguel Kalesi

S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.