Skip to content

Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color brick color green color

 Vahşi batının Kalbine Doğru

New Mexico

Uçağımız Albuquerque havaalanına indiğinde saat 14:00 olmuştu. Long Beach’ten direk sefer olmadığından Albuquerque’ye Salt Lake City üzerinden geldik.

Dört Mevsim California

California

 Bir California günü daha başlamıştı. Mavi gökyüzü ve enerjisini eksik etmeyen güneş. Bir de garip bir gürültü.

Yasak Şehir

Cin

Son İmparator filmini ilk kez 1987'de izlemiştim. Çin İmparatorluğu'nun son varisi Pu Yi'nin kişiliğinde...

Uzaklar.com:ANA SAYFA
Hanoi'den Chiang Mai'ye PDF Yazdır E-posta
Necmi TORAMAN   

06/mart/2004  23. gün  (Hanoi) Sabahın köründe 05:00 gibi kente vardık. Otobüs şirketinin getirdiği otel 10 dolar, beni aşar.

Her yer kapalı, Haritadan göl kenarını bulup geldim. Vietnamlılar gölün kenarında müzik eşliğinde jimnastik yapıyorlar. Oturup milleti izlemeye koyuldum. Hava aydınlanınca otelleri dolaşmaya başladım,
Hepsi yüksek fiyat çektiler. Tam ümidi kesmişken bir ayakçı yanıma yaklaştı sana ucuz yer bulurum dedi. Peki diyip peşine takıldım. 3 dolara tuvaleti duşu içinde temiz bir yer. Kafayı koyar koymaz uyumuşum.

Saat 11 gibi kalkıp sağlam bir duş aldım. Önce, dünya mirası kapsamında koruma  altına alınmış olan Halong körfezi için tur araştırması yaptım. 2 gece 3 günlük, 1 gecesi tekne 1 gecesi adada kalmak üzere yer ayırttım. Ayın 10 içinde Laos'a otobüs bileti ayırttım.

Kömürde ızgara köfte yapan bir yer buldum. Hemen gidip 1 büyük ekmek alıp köfteci dükkanına gelip 1 porsiyon söyledim. Köfteleri ekmeğin içine yerleştirip dürüm yaptım. Ben yiyiyorum millet bana bakıyor.

Göl kenarında bir tur atıp ara sokaklardan nehir kenarına geldim. Geçtiğim yerler kentin varoşları, pek perişan bir görüntü var. Tekrar gölün oraya dönüp, gölün ortasında bulunan bayağı eski bir tapınağı gezdim. 

Postaneye gidip eve telefon ettim. Annem telefonda "oğlum sesin derinden geliyor" anacığım dünyanın bir ucundayım. 1 saat sonra tekrar arayacağımı, oziyi bize getirmesini söyledim. 1 saat sonra ozi telefonu açtı. "ede sen neredesin" diye hesap soruyor.

Göl kenarında biraz oturup otele dönmek için ara sokaklara daldım. Ulan caddeler birbirine benziyor ve ben otelin kartını odada unutmuşum. Dolanıp durdum, bir o caddeye bir bu caddeye girip duruyorum, aklımda kalan otelin çıkış kapısının karşısında kuyumcu dükkanlarının olduğu. Son anda rezervasyon yaptırdığım şirketi bulup çaprazındaki oteli bulabildim.
Dinlenip, aldıklarımı bırakıp bizim köftecinin yolunu tuttum. Giderken 1 adet domates aldım. Ulan bizim köfteci akşam işi başka bir yemeğe cevirmiş. Çocuğa  hani lan köfteler diyiyorum, suratıma bakıyor.

Sokakta kaldırım üstü bidondan bira veren bir kadın satıcı var. Bu yeri  gözümü kestirmiştim. Küçük küçük tabureleri sokağa koymuş bira satıyor. Bende  bidonun sonuna yetişmişim , bir bardak içebildim, ucuz bir bira. Kamboçya'da da burada da çoğunlukla kadınlar dükkan işlerine bakıyorlar, her halde erkekler tarla ve fabrikalarda çalışıyorlar.

Bu bölge oldukça hareketli ve renkli, özellikle göl kenarı ve bende göl kenarında bir tur atıp otele döndüm. Erkenden yattım.

07 Mart 2004        24. gün  (Halong Körfezi)


1 minibüsle, 3,5 saatlik yolculuktan sonra körfez e vardık. Hava kapalı ve serin. Küçük bir restoranda öğle yemeği alıp tekneye bineceğimiz  limana geldik. Ortalık turist kaynıyor.

Toplam 11 kişi orta boy bir tekneye bindik. Orta kat oturma yerleri üst kat açık teras. Tekne limandan ayrılıp adalar bölgesine doğru yol almaya başladı. Ve yavaş yavaş hepsi birbirinden farklı anıt gibi  kayalar belirmeye başladı. Manzara harika, birazda hava açık olsa çok net bir görüntü olacak. Bu körfezde 3 000 yakın  bu kireç kayalarından varmış  ve koruma altında. İlk durağımız bir mağara, ama çok enteresan değil yani sarkık ve dikikler o kadar ilgi çekici değil. Gezdiğim en iyi mağar Türkiye'deki  Balıklaya  mağarasıydı. Dev soğan oluşumları vardiki ve sanırım dünyadaki sayılı oluşumlardan.

Tekrar tekneye binip adalar arasında harika manzaralar eşliğinde zik zaklar çizerek gezinmeye başladık. Alt tarafta oturmuş manzarayı izlerken yanıma bir kız geldi ve tanıştık. Adı Kathy imiş, Avustralyalı, o da 2 gece 3 günlük tura katılmış. Konuşkan ve sevimli cana yakın bir kız.

Benim İngilizce berbat, o devamlı konuşuyor bir şeyler anlatıyor, bende pür dikkat onu anlamaya ve cevap vermeye çalışıyorum. Bir müddet sonra üst güverteye çıktım, sigara içerken rehber çocuk yanıma gelip otelde mi kalmak istersin yoksa teknede mi diye sordu. Birazdan Cat Ba adasına varacağımızı ve çoğunluğum adayı tercih ettiğini söyledi. Bende ada dedim. Adaya gelip tekneden indik. Kathy ve birkaç kişi teknede kaldı. Galiba ben salaklık yaptım, ulan kalsana teknede.
Küçük bir minibüsle limandan otele geldik. Otel deniz kenarında güzel bir otel. Gel gelelim oda dağıtımda beni başka bir Vietnamlıyla aynı odaya vermeye kalktılar. Bende rezervasyonumun tek kişilik olduğunu ve fark verdiğimi söyleyip kabul etmedim. Resepsiyondaki kadın ısrarla başka oda veremeyeceğini söyleyip duruyor. Bende elimdeki kağıdı gösterip söyleniyorum. Restoranı gösterip orada yatacağımı söyledim. Biraz sonra rehber çocuk birkaç telefon edip işi halletti. Üst katta manzarası harika bir oda verdiler.

Sahilde biraz yürüyüp, bira içip yattım.

08 Mart 2004        25. gün  (Halong Körfezi)
  
Kahvaltıdan sonra Kathy ve diğerleri - 1 gecelik olanlar- otele geldi. Bu sefer limandan daha küçük bir tekneye bindik.

Sabah uyandığımda pencereden gördüğüm manzara harikaydı. Yüzlerce tekne koya demirlemiş ve enteresan bir görüntü oluşturmuşlardı. Küçük  tekneyle, büyük teknenin giremediği adacıklar arasında rüya gibi bir gezinti yaptık. Hava bugün daha güzel, adalar daha net izlenebiliyor.
Bu arada Kathy ile sohbetimiz iyice derinleşti. Bazı arkadaşları Türkiye'yi gezmişler ve çok hoşlarına gitmiş. Özellikle İstanbul, ve tabi ki Kapalıçarşı. Ara sıra bana çok güzel güldüğümü ve gözlerimin, kaşlarımın güzel olduğunu söylemekte. Bende ona çok arkadaşça biri olduğunu söyledim.

Teknenin kenarına oturup başladık adaları bir şeylere benzetmeye. Kedi, köpek, kuş, fil, insan yüzü ve öpüşen kayalar.

Bir köyü ziyaret etmek için kıyıya yanaşıp, orman içerisinden 2 km'lik bir yürüyüşle köye geldik. Küçük şirin bir köy. Tarla üzerinde süzülerek daireler çizen kartalı izlemek oldukça keyifliydi. Öğlen yemeğini burada alıp tekrar tekneye geri döndük. Adalar arasında Kathy ile sohbet ederek kalacağımız otele geldik. Turda, ben, Kathy, Kanadalı bir kız ve Fransız bir kız 4 kişi kaldık. Odaya çıkıp biraz dinlenip yemek için aşağıya indim. Verilen vakitten 10 dakika geç inmişim ve diğerleri masada beni beklemekte. Çünkü yemeklerde, yemek masaya geliyor ve herkes tabağına servis yapıyor. Bu kültür Uzakdoğu yemek kültüründe var.
Diğer 2 kız yemeklerini bitirip masadan kalktılar. Kathy ve ben masada yalnız kaldık. Birer bira daha içip bizde dışarı dolaşmaya çıktık. Ay, dolunay şeklinde. Kathy den hoşlanmaya başladım ve sanırım oda benden hoşlandı. Bir aşağıya bir yukarıya dolanıp, limanda biraz oturduk.
Otele girişte 2 dondurma aldım. Onun odasının bulunduğu kata çıkıp terasında hiç konuşmadan gecenin sessizliğinde dondurmaları yedik. Odaya dönerken, kapı önünde uzun bir veda öpücüğü verdi. Bende ona istersen benim odada biraz oturalım dedim. Kabul etmedi.

09 Mart 2004        26. gün  (Başkente dönüş)

Sabah erkenden büyük tekneye transfer, bugün dönüş günü.
Başka bir gurupla birleşip aynı tekneye bindik. 12 kişiyiz. Hava açık ve sıcak, son gün kıyağı. Yine adacıklar arasında gezinerek limana yoluna koyulduk.

Kathy ile beraber birer sabah çayı içtik. Bana bir ara, gece odaya döndükten sonra ah keşke bir olsaydı diye düşündüğünü söyledi.
Ben üst güverteye çıkıp, arka tarafta oturup adaları izlemeye koyuldum. Bir ara Kathy yanıma geldi. Bana bu akşam Hanoi'de  beraber yemek yiyelim mi diye teklifte bulundu, bu da benden olsun dedi. Adada biraları ve dondurmayı ben ısmarlamıştım. Benim için zevk olur dedim ve sarılıp uzun uzun öpmeye başladı.

O aşağıya inip uyudu, bende yukarıda kalıp güneşlendim. Ve bir ara yunus balıkları tekneyle yarışmaya başladılar, izlemesi keyifliydi.
İnişe yakın yanıma gelip bana bir kafe adresi yazıp 19:30 da orada olmamı istedi. Tekneden inip öğlen yemeğini yiyip başkente dönmek için minibüse bindik. En arkaya oturduk. Onun biraz midesi bulandı, yemekte yemedi. Başını omzuma yaslayıp öylece uyudu.

Minibüsten inip kaldığımız bölgeye doğru yürümeye başladık, onu kaldığın otelin köşesinde bırakıp bende otelime döndüm. 2 saat vaktim var. Bu arada Laos için yarına bilet almıştım, ben yarın sabah biliyordum, meğer akşam 19:00 daymış. Bu da iyi oldu.

Biraz dinlenip, biraz heyecanlı olarak duş alıp, tıraş oldum. Kafamda düşünceler, otelden dışarı çıktım. Maillerimi kontrol edip, birkaç mail yazdım. Köşedeki kaldırım biracısına gidip, 2 bardak birayı hızlı bir şekilde içtim.

Yolda olmayı, uzak diyarlarda olmayı, sadece  anı düşünmeyi, hafif olmayı, uçamasam da kanatlarımın olmasını, seviyorum.....

Kafeyi bulup içeri girdim. Kathy gelmiş, ve o da cin tonikle başlamış. Lüx ve çok hoş bir bir yer. İçeri kısımdaki minderli yere geçtik. Onunda heyecanlı olduğunu hissediyorum. Birkaç kez öptüğüm  kolundaki dragon döğmesini öpüp, küçükte bir öpücük dudağına kondurdum. Yemeği o seçti. 2 güzel börek ve kocaman bir kase mantarlı brokoli yemeği. O da az yedi, bende.

Birer içki daha içip benim kaldığım otele gittik. Aklımda kalacak gecelerden biriydi.

10 Mart 2004        27. gün  (Laos  otobüsü)

Kathy'de Tayland'dan başlayıp Kamboçya yapıp Vietnama gelmiş. Buradan ülkesine dönecek. Güney Amerika'yı gezmiş, bana mutlaka gitmemi önerdi. Bende ona Hindistan'ı gezmesini önerdim.

Saat 12 gibi odayı boşaltıp, göl kenarına indim. Uzun süre oturdum. 3 gün ona alışmıştım, ama yalnız biri olduğumu daha iyi anladım. Bir şarkı var, doğru hatırlarsam, << uzaklarda arama, sen yakındasın, tahat kurmuşsun kalbime, sen en güzel yerindesin.>> ..... yarıdan fazlası, lanet olsun.

Otobüs akşam 19:00 da, sabah sanırım erken vakitte sınırda olacağız. Yol biraz uzun sürecek.

Bir taksi gelip, ben ve 3 kişiyi alarak otobüsün kalkacağı yere götürdü. Otobüs külüstür. Sınır otobüsü tabiki. Yarısı gezgin, yarısı yerli halk hareket ettik.

11 Mart 2004        28. gün  (Laos  sınırı)

Sabah 06:00 sularında otobüs bir benzinliğe yanaştı. Saat kadar benzinlikte kalıp uyuduk. Gece yolculuk berbat geçti.

Benzinlikten ayrılıp sınıra geldik. Otobüs değiştirmedik ve yeni anladık otobüs Laos plakalıymış. Uzun süren bir sınır geçişi yaptıktan sonra Laos topraklarına girdik. Vietnam ve Kathy'e  elveda.

Manzaralı bir yoldan, ama yine bozuk ve tozlu bir yolculuğa başladık. Otobüs yer yer durup yolcu ve eşya almakta, zaten gecede bayağı durup tepeye çuval  yüklediler. Tek tek oturduğumuz koltuklar dolmaya başladı. Bir ara yolda durup , yol kenarındaki koca bir kütüğü mavin otobüse aldı. Meğerse birazdan Mekong  nehrini acayip ilkel bir salla geçerken kullanacakmış. Sala bineceğimiz yere geldik. Sal 2 araba almakta. Salın tam ortasında sürat motoru gibi ve tekerlekli bir alet, yani Salı ortadan itip kıyıdan kıyıya sürüklüyor, odunda otobüsü sala bindirirken destek niyetineymiş. Zevkli bir yolculukla karşıya geçtik.

Otobüste önümde 1 Hollandalı, 1 Avustralyalı, arkamda 2 İsrailli kız vıdı vıdı konuşup duruyorlar. Ama 2 tane 20-25 yaşlarında İngiliz genç vardı ki gece otobüsü birbirine kattılar. Otobüse bindiklerinde kör kütük sarhoştular ve yolculuk boyunca habire içtiler. Milletten sigara istemeler., ateş istemeler, boşa gevezelik edip kafa şişirmeler. Bir ara biri bana dadandı, gelip yanıma oturdu sigara ver ateş ver, nerelisin diye sorup duruyor, al sigarayı yerine geç. Kör kütük sarhoşlar, ikinci gelişinde siktir git yerine otur dedim -Türkçe- bir daha gelmedi.
Gece ışıklar kapalı, paldır küldür bir ses. Arkadaki İngilizden biri yere düşmüş, diğeri onu kaldırmaya çalışıyor, yani sarmaş dolaş yerde debeleniyorlar. İngilizleri sevmem, ama bu iki kafadarı sevdim. Yola çıkmışlar.

Saat 20:00 civarı başkente girdik. Tam 24 saat. Felaket bir yolculuktu.
İnip bir sigara yakıp duvar üstüne oturdum. Şehir dışı otogar gibi bir yerdeyiz. Başımıza  otel simsarları ve tuk tukcular üşüştü. Hele bir durun dedim şu sigara bitsin.

Sigarayı bitirip tuk tukun birine bindim. Biraz sonra otobüsteki Avustralyalı kız diğer tuk tuk dan tatlı gülümsemeyle selam verdi. Ulan  kısmetimiz bu büyük ada-kıta damı yoksa.

Çocuğun getirdiği otel 5 dolar. Çıkıp gezmeye başladım. 2-3 otelde 5 dolar dedi, toz toprak içindeyim ve acayip yorgunum, pes edip kabul ettim. Uzun bir duş alıp, kirlileri yıkadım. Canım biraz sıkkın ve acayip yorgunum. 1 ay oldu. 5 kilo vermişim. Daha 47 günüm var, ama erken dönebilirim. Para durumum planladığım gibi gitmekte.

12 Mart 2004        29. gün  (Laos  Vientiane)

Felaket yorulmuşum, deliksiz uyudum.

Kahvaltı yapıp, nehir kenarına yürüyüp, biraz dolaştıktan sonra bir kafeye oturdum. Büyük bir bira söyledim. Biraz sonra garson elinde bir sürahi bira getirdi. Bu ne lan, ben şişe istemiştim. Fark etmez aynı fiyat dedi. Hava sıcak, tam dolu dolu 4 bardak içtim. Kafam biraz iyi oldu. Bir tuk tukla anlaşıp 2 güzel tapınak ve Pazar yeri gezdim.

Şehir çok sıradan, pek bir özelliği yok. Biraz nehir kenarı güzel. Otelin bulunduğu bölgeye gelip yarın için Luang Prabang'a otobüs bileti aldım. Odaya dönüp biraz dinlendim.Bira iştahımı kapattı, 1 küçük bir sandviç yiyebildim.

Köşe bir yerde büyükce bir bar buldum. Saat 22:00 ye kadar oturup 3 bira içtim. Yanımdaki taburede Kaliforniyalı geveze bir Amerikalı ile sohbet ettik. Nerelisin diye sordu. Türküm dedim. İstanbul'u biliyormuş büyük kent dedi ve ekledi, hiç Türk'e rastlamadım. Ulan fırsat veriyormusunuz ki 1 dolar 1 500 000 tl, gelde gez.

13 Mart 2004        30. gün  (Luang Prabang)

Sabah tuk tuka atlayıp garaja geldim. 12 kişi var. Yol 12 saat.
Bol virajlı, hafif bozuk bir yolla saat 18:00 civarı şehre vardık. Merkeze gelip, biraz dolaştıktan sonra 3 dolara güzel bir yer buldum.
Birde, otobüs kaptanları ve mavin çok güler yüzlü idi. Oteldeki çalışanlarda öyle. Bendeki notlarda Laos'da Asya'nın fakir ülkelerinden biri, milli geliri kişi başı yıllık 200 dolar. Yani milli gelir yükseldikçe insanların yüzü asıkmı oluyor acaba?

Kaldığım cadde acayip şirin bir yer. Evler iki katlı ve eski tarz yapılar. Şehir yarım ada şeklinde, yani 2 tarafı nehirle çevrili. Çok güzel kaldırım üstü kafe ve restoranlar var. Şimdiden buraya kanım ısındı. Burada uzun bir süre kalabilirim.

Biraz dinlenip yemek için sokağa çıktım. Dar bir sokakta yerli kadınlar açık büfe yemek tezgahları kurmuşlar. Çeşit çeşit yemekleri tabağı 1 dolara veriyorlar. Ben büyük bir nehir balığı yaptırıp, haşlama sebze ve patates ile bir güzel yedim. Koca birde Laos birası içtim. Ara sokaklarda biraz dolaşıp odama dönüp yattım.

14 Mart 2004        31. gün  (Luang Prabang)

Erkenden kalkıp şehrin dar sokaklarında gezinmeye başladım. Bir çok Budist tapınağı var ve hepsi bir birinden etkileyici. Bu şehri çok sevdim. Beni büyüledi, yerleşip 2-3 sene resim yapabilirim.

Sevimli pansiyonuma dönüp, caddeye bakan kafesine oturdum. Geleni geçeni izleyip, çay keyfi yaptım.

Yandaki fotoğrafçıya 2 adet filmi verdim. Çektiğim resimleri merak ediyorum.

Yarın için botla nehirden bir mağara gezisi için yer ayıttım. Elektrikler kesik. Herkes sabırla gelmesini bekliyor. Sucuk gibi ter içindeyiz. Kendimi hemen suyun altına atacağım.

Gezeceğim 3 ülke kaldı. Tayland, Malezya ve Singapur. Tayland'ın  kuzeyini merak ediyorum. Malezya keyifli olabilir ama Singapur için aynı şeyleri söyleyemem.

Burada 2 veya 3 gece daha kalabilirim. Hem çok şirin bir yer. Hem de 1 ayın yorgunluğunu atabilirim.

Şu ana kadar 500 dolar harcamışım, yani günlük 17 dolar, biraz fazla ama normal sayılır. Kafamda gelecek sene için Güney Amerika planları var. Ama sağlam para gerekecek.

Saat akşamüzeri elektrikler geldi. Hemen duşa koşup uzun uzun serin suyun altında kaldım.

Akşam yemeği için yine açık büfe sokağına gidip bir tabak çeşitli yemeklerden doldurdum. En çok hoşuma giden karnabahar haşlaması oldu. Sosuda güzeldi. Kalkıp uzun cadde boyunca yerli halkın kurduğu pazarı dolaşmaya başladım. Bir çok değişik şey var ve bir o kadarda renkli pazar. Otele dönüp köşedeki minik masa yerleştim. Garson çocukla ahbap olduk. O bana Laoca kelimeler, bende ona Türkçe kelimeler öğrettim. Adı Keyg, yani söylenişi böyle.

15 Mart 2004        32. gün  (Luang Prabang)

Küçük bir sandviç yiyip tekneye bindim. 12 kişiyiz. Nehir boyunca güzel bir manzara eşliğinde mağaraya geldik. İçerisinde yüzlerce irili ufaklı buda heykelleri var. Yani sonradan koyulmuş. Mağara çok büyük değil ve ilginçte değildi.

Dönüşe geçip bir köye geldik. Çok ilkel şartlarda pirinç rakısı yapıyorlar. Tadı felaket keskin. Başka bir yerde pirinç kağıdının yapılışını izledik. Köy şirin bir yerdi. Ama gezi o kadar ilginç değildi.

Tekneden inip sokak aralarında tur atıp, bir iki tapınağın ziyaret edip otelin olduğu sokağa döndüm. Resimleri alıp bir masaya oturup hem karnımı doyurup, hem de resimlere baktım.

Bir duş biraz kestirdikten sonra minik masama oturup çay söyleyip geleni geçeni izlemeye koyuldum. Tip tip gezginler var. Acaba nerelerden? Ne nedenle? niçin yollara düşmüşler ve onlarda benim kadar bu kente aşıklar oldular mı.

Hafiften yağmur çiselemeye başladı. Sokağa kurulan akşam pazarında bir panik. Aceleyle eşyaları topluyorlar. Kente yeni gelen gezginler harıl harıl yer arıyorlar. Eminim her yer doludur.

Yemeğimi yiyip geç saatlere kadar minik masamda oturdum ve bakalım bu kentten ne zaman kopabileceğim.

16 Mart 2004        33. gün  (Luang Prabang)

Sabah erkenden kalkıp Budist öğrencilerin tek sıra halında tüm sokakları dolaşıp dilenmelerini izledim.

Ellerinde küçük bir kase, tek sıra halinde sokakları geziyorlar. Halk evinin önünde diz çöküp önlerine hazırladıkları yiyecekleri ve meyveleri genç Budistlerin kaselerine koyuyorlar. Genç Budistlerde bu topladıkları yiyecekleri tapınaklarına dönüp Budaya sunmaktalar yani birer aracı statüsündeler.

Uzun tek sıra halinde sokak sokak dolaşmaları mistik bir görüntü oluşturmakta.

Watların çekiciliği, huzurlu ortam, güler yüzlü Lao halkı, şirin sokaklar, nehir kenarı  ve minik masam. Daha kaç gün kalırım bilmiyorum.
Caddenin sonundaki büyük tapınağa gidip uzun süre oturdum.

Yemek yiyip küçük masama geri döndüm. Garson  çocukla ve yardımcı kızla iyicene ahbab olduk. İsmimle hitap etmeye başladılar. Genç çocuk ara sıra ülkem hakkında sorular soruyor ve tabiki futbol hakkında.
Pansiyon sahibi kadın da ilk defa bir Türkün burada kaldığını söyledi ve ekledi çok kolay, rahat birisin diye. Ne anlamdaysa ?

17 Mart 2004        34. gün  (Luang Prabang)

Sabah kahvaltı yaparken Ozi' ye ve Kathy'e bir kart yazıp postaya verdim.

Yine ara sokakları zevkle gezip bol bol meyve yiyip küçük masama geri döndüm. Hala karar veremedim. Erken ayrılmak içime sinmiyor ama daha çok yolum var.

Millet takılmaya başladı. O oturuyorsun gezmek yokmu? Diğer  bir kadın "seni hep burada görüyorum".

Sokağın bir delisi var saat başı üstünü değiştirip milletten para topluyor. Bazen yarı çıplak bazen bir askeri üniforma gibi bir şey giyip dolanıyor. İlk zamanlar benim masaya da uğruyordu. Artık yanıma yaklaşmıyor. Şöyle diyiyordur.   " ulan delimidir nedir? Hep aynı masada oturuyor ".
Bir ara yağmur yağar gibi oldu ama yağmadı. Yağınca duygusal ve güzel bir manzara ortaya çıkıyor.

Gece geç saate kadar bira içtim.

18 Mart 2004        35. gün  (Luang Prabang)

Geç kalktım. Akşam yemeğinde ani bir kararla yarın için sınıra tekne bileti aldım. Yani bu aşık olduğum şehri yarın terk edip Tayland'a doğru yolculuğa çıkacağım. Şimdiye kadar kaldığım en uzun şehir bu oldu. 6 gece 7 gün.

Yarınki nehirden yolculuk sınır kasabasına yaklaşık 24 saat sürecek. İlk etap 12 saat Pakbeng'e orada 1 gece kalıp yine 12 saatlik bir yolculukla sınır köyüne varacağız. Bu yolculuk zahmetli ama bir o kadarda zevkli geçeceğe benzer. Benim biletim yavaş tekne için. Birde hızlı botlar varmış.

Akşam geç vakte kadar içtim. Odaya dönüp darmadağınık olan çantayı toparlamaya başladım.

Burada epey dinlendim. Hem bedenen, hem ruhen.

19 Mart 2004        36. gün  (Sınıra yolculuk)

Sabah erkenden kahvaltı yapıp, otel personeli ile vedalaşıp tekneye binmek için nehir kenarına indim.

İnce uzunlamasına yapılmış sağlı sollu iki sıra halinde koltuklu bir nehir teknesi. Ön taraf tepeleme yük dolu. Teknenin yarı yerli halk , yarısı gezgin. Saat 09.00 gibi hareket ettik. Ön tarafta oturuyorum. Nehir akıntısının tersine gidiyoruz. Doğa harika. Ama zaman geçtikçe sıkılmalar başladı. Arka tarafa gidip bira içmeye başladım.teknede  soğuk içecekler ve sandviç var. Önceleri geceyi de teknede geçireceğimizi sandım. Meğer ilk durak Pakbeng miş. Akşamüzeri bu küçük kasabaya vardık. Dağın yamacına kurulu, orman içi bir kasaba. Tekneden indikten sonra yokuş yukarı tırmanıp sazlıklardan yapılmış 1 pansiyonla anlaşdım. Börtü böcek , kertenkele dolu, anlaştık bir kere.

Yarın sabah erkenden başka bir tekneyle tam gün yolculukla sınır köyü Huay Xaı yolculuk var.

8 saatlik sallantılı ve bol rüzgarlı yolculuk bayağı yormuş. Dışarı çıkıp yemek için bir yer buldum. Oldukca basit bir yer. Önce bir çorba söyledim. Ama havada uçan  koca böceklerden biri çorbaya dalış yaptı. Böceği alta itip çorbayı kenara koyup yerine sebzeli  bir pilav söyledim. Odaya dönüp kertenkele tıkırtıları arasında uyukuya daldım.
 
20 Mart 2004        37. gün  ( Huang-Xai )

Sabah uyanıp dışarı çıktığımda harika bir manzara bana günaydın dedi. Nehri üstten gören bir manzara ve yemyeşil bir doğa. Kahvaltı için bir sandviç yapıp nehir manzarasına karşı keyifle yedim.

Çantayı alıp aşağıya, nehir kenarına doğru yürümeye başladım. Teknede biraz muhabbet ettiğim Fransız kızınla günaydınlaştık. Yanındaki Danimarkalı arkadaşı Türkçe bana günaydın dedi. Tabi ki hoşuma gitti. Bildiği birkaç kelimeyi daha sıraladı. Ailesi ile Kuşadası ve Marmaris civarını gezmişler.

Sınır köyü için bilet alıp öncekinden daha küçük bir tekneye doluştuk.
Yine sallantılı ve harika manzara eşliğinde yola koyulduk. Bu hatta bir de hızlı botlar çalışıyor. Sanırım 4 veya 6 kişi alan sürat tekneleri. Bu tekneler bu yolu 6 saatte kat ediyorlarmış. Zaman zaman yanımızdan sanki yarış eder gibi hızla geçiyorlar.

Teknede içecek ve yiyecek yok. Yanıma hiçbir şey almadım. Luang da otelden ayrılırken 4 adet  küçük pasta vermişlerdi. Çantada onları bulup 2 tanesini kuru kuru yedim. İlk durduğumuz yerde koca birde su aldım.
Öğlen sıcağı iyicene bastırdı. Bazı yerlerde mandalar, kafaları dışarıda sıra sıra suya gömülmüşler. İçimden geçen, ulan bana da bir yer açın, yandım.

Nehrin sığ bir yerine geldik. Tekneci hadi inin dedi. Tepelerden yürüyerek sığ yeri geçtik. Küçük bir tekneye aktarma yaptık. Tekne acayip küçük ve oturma yerleri tahta.

Teknenin arka kısmında yerlere uzanmaya başladık. Şekilden şekle girdik. Yol uzadıkça da uzadı.

Hava kararmak üzere. Herkes merakla ha şurası ha burası derken bir köye yanaştık. Biraz sorgudan sonra buranın sınır köyü olmadığını, teknenin bu saatten sonra nehirde gidemeyeceğini anladık. Tekneciler doğru dürüst açıklama yapmıyorlar. Çantaları alıp indik. Köyde elektrik yok. Çantayı bırak yokuş yukarı yürüyüp köy meydanına geldim. Soru sormak için yanaşıyorum millet öcü görmüş gibi kaçıyor. Bir kamyonet sahile doğru iniyor yük indirecekmiş. Onun başına üşüştük ve durumumuzu anlattık. Sınır köyü yarım saatlik bir mesafedeymiş. Kamyonet köy meydanına çıktı. Bizde çantaları alıp oraya gittik. Adam kişi başı 2 dolar dedi. Yok fazla dedik 1 dolar olsun. Neyse adam biraz inat edip kabul etti. Başladı paraları toplamaya. Adam İngilizce bilmiyor. Tarzanca anlaşıyoruz. Köy halkı başımıza toplandı bizi meraklı gözlerle izliyorlar. Adama paraları vermeye başladık. Bazıları Laos parası kip olarak, bazılarıda dolar olarak ödeme yaptı. 2 israilli kız 10 dolar verdiler. Adam paraları sayıp, eksik eksik diye itiraz ediyor ve 10 dolar üstünü kızlara vermiyor. Biz sayıyoruz, o sayıyor. Adam eksik diyip duruyor. Ulan meğerse adam 10 doları 1 dolar zannediyormuş. Kızlar tentenin altına doluştu. Ben ve 2  İtalyan arkada demirlere asılarak bol  tozlu bozuk yoldan yarım saatlik bir yolculukla sınır kasabasına geldik.

Bir yerle anlaşıp çantayı odaya attım. Gözlerim yanıyor ve yerlerde oturmaktan kıçım sızlıyor. Bir yer bulup 2 bira içip yemek yedikten sonra hemen yattım.

Unutamayacağım maceralı bir yolculuktu.

 

New York Sokaklarında

New York

Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...

Hayallerim ve Gerçekler: Küba

Kuba

Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa  diye fısıldayıp duruyordu.

S.Miguel Kalesi

S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.