Skip to content

Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color brick color green color
Uzaklar.com:ANA SAYFA arrow YOLDAN NOTLAR arrow 5. BÖLÜM
5. BÖLÜM PDF Yazdır E-posta
Necmi TORAMAN   

18/Mart/2003 31. gün ( JODHPUR ) Yukarı çıkıp kahvaltı yapıp aşağıya indim. Büyük bir tepsi içinde kaynatılan manda sütü satan bir yere girip büyük bir bardak içtim.

İnsanlar yüzlerini ve vücutlarını rengarenk boyamışlar, çalgılar eşliğinde dans ediyorlar. Bazı gezginlerde danslara katılmakta, bende bir gurubun arasına girdim, onların ritmine uyarak başladık dans etmeye.

Otele dönüp biraz oturdum ve ortalık öğlen vakti iyicene kalabalıklaştı. Millet birbirine boyalar atmakta ve öbek öbek gençler çılgın gibi dans ediyorlar.
Teras da Müslüman bir Hintli yanıma geldi, ismi Baykan'mış, abisi Jaiselmer'de otel müdürüymüş. Otelde makul fiyata kalıp çöl safari yapabileceğimi söyledi ve otel broşürünü verdi. Kafama yattı.

Biraz uyuyup aşağıya indim, her yer kapalı millet coşkuyla dans ediyor. Resim çekip, biraz meyve alıp otele döndüm. Otelin internet cafesin de maillere baktım, Ozi hala bana kızgınmış, dostum Faruk biraz sıkıntılı imiş, bende bir mail atıp odaya döndüm. Oda sıcak, tavandaki vantilatör acayip ses yapıyor, şuan Tar çölünün bulunduğu Kuzeybatıdayım sanırım Güney'e indikçe yani Bombay ve Goa daha sıcak olacak, zaten bu aylardan itibaren sıcaklarda bastırmaya başlıyor.

19/Mart/2003 32. gün ( JODHPUR )

Sabah serinliğinde kaleye ulaştım. Yüksek bir tepede kurulu , iç ve dış mimarisi ile görkemli bir yapı. Kaleden çıkışta kavun büyüklüğünde, ismini şimdi hatırlamıyorum,satıcı bir meyvenin üstünü keserek verdi. Kamış ile içindeki suyu içtim, adam sonra meyveyi keserek içini sıyırıp verdi, onu da yedim.
Oradan bir rişka ile içerisinde Jain tapınakları ve beyaz maymunlar bulunan güzel bir bahçeye geldim. Girişte 1 torba fıstık aldım, gördüğüm 1-2 maymuna biraz fıstık attım. Biraz sonra bir maymun ordusu üzerime doğru koşmaya başladı, torbayı atıp hemen kenara çekildim. Kısa sürede benim fıstıklar bitti. Jain tapınakları çok etkileyici, Jain'ler ağızlarında maske, ellerinde küçük süpürge taşıyan ve bilerek veya bilmeyerek hiç bir canlıya zarar vermeyen dine mensublar. Saat kulesinin oraya dönüp gezinmeye başladım. Mango alıp bir kenarda ayaküstü yerken, ineğin biri yanıma yaklaştı, bende kabukları onun ağzına verdim. Yedi ama peşimi bırakmıyor, biraz anlatmaya çalıştım, ulan başka yok işte, bir sağa bir sola ineği atlattım.

Bir ara sokakta bit pazarına girdim, neler yok ki, fi tarihten kalma eşyalar. Biraz daha dolaşıp otele geldim. Duş alıp dinlendikten sonra tren istasyonu gidip, Jaiselmer'e bilet alıp trene bindim. Tren 1 karış toz içinde, belli ki çöl kumu, yerimi bulup temizledim ama biraz sonra kondüktör geldi ve yerimin diğer vagonda olduğunu söyledi.Vagonda 4-5 kişi var, tren kalabalık değil.

20/Mart/2003 33. gün ( JAİSELMER / TAR ÇÖL'Ü )

Bol tozlu bir yolculuktan sonra saat sabah 6 gibi Jaiselmer'e ulaştım. İstasyon dışında bekleşen otel ayakçılarının arasından Jodhpur'da tanışdığımız Baykan beni buldu ve otele geldik. Bir gurup safariye çıkıyorlarmış, bende anlaşıp guruba katıldım. Bu arada Amerika Irak'a saldırmış, bunu öğrendim. Bakalım(Amerika) ne halt yiyecek.

Kısa bir hazırlıktan sonra jeepe bindik. Önce bir Müslüman mezarlığını gezdik, sonra çok güzel taş işlemeciliği olan bir Jain tapınağı, bir köy ve sonra develerle buluştuk. 1 İngiliz, karı koca Slovak, 2 deveci ve ben.
Yükleri, eşyaları develere bindirip deve paylaşımı yapıp çöle doğru yola koyulduk.1 gece 2 gün çöldeyiz. Yemekler ve su fiyata dahil toplam 20 $.Bunları yazarken ezan okundu, çok gür ve net, özlemişim.

Hava yavaş yavaş ısınmaya başladı, arazi çorak ve çok az bitki var tam olarak daha kum değil. Devenin oturma yeri biraz rahatsız, kasıklarım ağrımaya başladı. Benim devenin ipi ismi Bilal olanın elinde, diğerleri serbest olarak yol alıyorlar. Deve paylaşımında Türk olduğumu söylemiştim, devecide "o strong man" yani sağlam Türk demeye getirdi, evet ilerleyen saatlerde bunu anladım. Deve huysuzlaştı ve aniden çöktü, bende kendimi var gücümle boşa attım. Deve yerde tepinmeye başladı, her halde kumlarla kaşıntısını giderdi, ulan şimdi sırası mı. Arkamdaki Slovak'ta devesinden indi, başladık yürümeye, zaten kasıklarımda ağrımaya başlamıştı.

Hava iyicene ısındı. 2 büyük su bitirdim. Deveciler birazdan yemek molası vereceğimizi söylediler. Bir ağaç gölgesi bulup mola verdik, deveciler yemek yapacak.

Sebzeleri bir güzel doğradılar, diğeri ekmek hamuru yapmak için bidondan su aldı, suyun rengi kahverengi yani çamur rengi, acayip ilkel şartlarda yemeği yaptılar, yedik. Ne yalan söyleyeyim acayip lezzetliydi. Meyve ve çay içip şiltelerin üzerine yayılıp biraz şekerleme yaptık.


Tekrar deve bindik. Ulan inşallah bizim deve yine huysuzluk yapmaz. Sıcakta yürünecek gibi değil, güneş tam karşıdan vuruyor, gömleği kafaya sardım ara sıra ıslatıyorum. Bilal dönüp beni uyardı "içme suyunu kullanma ben sana bidondan veririm", öyle ya çöldeyiz su lazım.

Ulan insan acayip su hayalleri kuruyor, nehir olsa girsek, hadi göl olsun, bunları boş ver hortuma bile razıyım. İnsan 1 pet şişenin, 1 ıslak tişörtün ve ağaç gölgesinin değerini daha iyi anlıyor.

1,5 saat sonra deveden indim. Kasıklarım yine sızlamaya başladı. Manzara uçsuz bucaksız çöl manzarası. Bir süre sonra küçük bir köye geldik, develerden önce su yalağının, yani kuyunu yanına koştum, pet şişeyi doldurup doldurup kafamdan aşağıya döktüm, su neymiş be.

Çöl de yabani develerde var, sanırım gördüğüm iskeletler bunlara ait. Develer için küçük su göletlerinde mola veriyoruz ama develer fazla su içmiyorlar, idareli kullanıyorlar.

Geceyi geçireceğimiz yere geldik, o felaket sıcakta azalmak üzere. Develerin yüklerini boşaltıp develeri az ilerdeki çok az olan çalılıklara götürdüler ve dönüp yemek hazırlıklarına başladılar. Küçük bir kamp ateşi yakıp bize de çay yaptılar.
Güneş battı ve hava serinledi, yıldızların altında kamp ateşi etrafında yemeklerimizi yedik. Onlar kendi aralarında sohbete başladılar bende bir şiltenin üzerine uzanıp yıldızları seyrettim. Herkes bir kenara kum üzerine yataklarını yaptı. Ay dolunay şeklinde olması lazım ama hala doğmadı.

2 paket sigarayı bitirdim şu an 3 tane var bakalım ne yapacağız, inşallah İngiliz'de paket çoktur. Ay harika bir şekilde doğmaya başladı ve ortalığı ayın ışığı sardı, harika bir manzara, 2 sigara arka arkaya yaktım, kaldı bir tane. Çöl gündüz sıcak gece serin, yani sıcak üzerine bu serinlik ilaç gibi geldi.

21/Mart/2003 34. gün ( JAİSELMER / TAR ÇÖL'Ü )

Güneş doğmadan deveciler bizi kaldırdı .Ne rahat uyumuşum, açık havada nasıl uyuduğumu hatırlamıyorum. Deveciler kahvaltıyı hazırlarken bizde güneşin doğuşunu izledik, keşke doğmasa.

Sıcak başlamadan dönüş yoluna koyulduk. Ama nafile kavurucu sıcak yine başladı, sanırım hiç bir güç beni bir daha çölü çıkartamaz ve Allah insanı çöle salmasın.

Sabah kahvaltıdan sonra son sigaramı yaktım, baktım bizim İngiliz sigara içmiyor. Meğer o da paketi akşam bitirmiş, bende bitirdim dedim. Gözü benim yanmakta olan sigarada, yarıdan sonra ona verdim ve derdimizi devecilere anlattık. Slovak karı koca sigara içmiyorlar. Kaldık mı çölde sigarasız, ulan bu yol nasıl biter. Yine deveden inip yürümeye başladım, kumda yürümekte öyle zor ki. Bir köye geldik, önce sigara işini halledip koşarak su kuyusunu başına geldim ve yine baştan aşağıya yıkandım. Yemek molası verdik, deveciler yemek yaparken bizler perişan halde şiltelerin üzerine uzandık.

3-4 saatlik yolumuz varmış, bir köye daha uğrayarak jeepin bizleri alacağı yere geldik. Develer ve devecilerle vedalaşıp otele geldik, duşun altına girip uzun süre kaldım.

Otelin terasında yemek yiyip çay içip hemen yattım.


22/Mart/2003 35. gün ( JAİSELMER/ MASAL SAHNESİ )

Akşam yatmadan önce lobideki televizyondan biraz savaş haberlerini dinlemeye çalıştım ama çok bir şey anlamadım.

Şehre indim, aman tanrım sanki bir masal şehrindeyim. Bol işlemeli evler, çarşı , kale, yani ortam bir masal sahnesi gibi. Bir kaç ev gezdim hepsi birbirinden harika evler, bir anda etkilendim, sanki
beni büyüledi bu şehir. Bu şehirde aşk yaşamak varmış, hele o kalenin içi, geze geze bıkmadım.

1 kilo muz alıp bir köşede ben içini, ineklerde kabuklarını afiyetle yedik. Yani kabukları ineklere vermeyip çöp tenekesine atmak ineklere yapılan en büyük ihanet. Tekrar o güzel kalenin içine girip tam girişte bir cafeye oturup geleni gideni, ortamı uzun süre izledim.Kalenin içerisinde halk hala yaşamakta, yani cıvıl cıvıl bir yer. Kalenin çıkışında kukla satan çocuklarla, çalgı satan bir aile ve gezgin bir kız ile sohbet ettim. Udaipur'a gitmek için akşam üzeri otobüsüne bilet alıp tekrar şehrin sokaklarına daldım.

Otobüs hareket etti. Otobüs rahat ama yol yine berbat, bu kadar çukur, bu kadar tümsek olamaz. Sabah erken saatte Udaipur'da olacağım, ama bu masal şehri hiç unutmayacağım.

23/Mart/2003 36. gün ( UDAİPUR )

Sabah sabah uyku sersemi otobüsten indim, kötü bir yolculuktu. Bir rişkacıya beni göl kenarı ucuz bir otele götürmesini söyledim. Otel görevlisi zar zor uyandı. Otel çok ucuz ama felaket kötü bir oda, bu saatte yapacak bir şey yok kabul edip kaldım. Biraz uyuyup kalktım ve dışarı çıkıp otel bakmaya başladım. Terası göl manzaralı bir otelle anlaşıp yerleştim.

Terasa çıktım, gölün ortasında güzel bir saray var ve otel olarak kullanılmaktaymış. Ortalık acayip sesiz, huzur verici, bir kaç İsrail'i genç çocuk var. Biraz oturup göl kenarındaki merdivenlere indim, halk sabah ritüellerini yapmakta.

Sokaklar inişli çıkışlı, yani yokuş. Birçok kağıt ve kumaş üzerine yağlıboya minyatür resim satan dükkan var, bende dostlara hediye etmek için10 tane fil resmi aldım. Şehrin orta yerinde, girişinde 2 kocaman fil heykelleri bulunan ve taş işlemeleri harika bir tapınağı gezdim, yine çarşının biraz dışında hafif tepe bir yerde büyük ve güzel bir sarayı gezip bahçesinde 1 saate yakın oturup tekrar çarşıya indim. İnsanlar çekilmiş ve yer yer dükkanlar kapalı, bazı televizyon olan yerler kalabalık.

Birazdan dünya kriket şampiyonasının final maçı varmış, Hindistan - Avustralya arasında. Bakalım kim alacak, tabi ki benim gönlüm Hindistan'dan yana. Birde filin üzeride bir adam, dar olan sokaklarda dolaşıyor.Sebze satan bir kadın filin hortumuna domates koyuyor, filde ağzına götürüp afiyetle yiyiyor.

Su ve orta bir boy mango alıp otele geldim, mangoyu yiyip biraz uyumayı düşünüyorum. Bombay'a direk tren yok, yine otobüse bilet alacağım. Yarın öğleden sonraya otobüs varmış, herhalde alırım. Uyanıp çarşıdan sigara, su , bisküvi alıp odaya bırakıp doğruca televizyon olan terasa çıktım, maç başlamış durum Avustralya lehine. Güneş batmak üzere çorba ve pilav söyledim, yiyip odaya indim, para hesabım tutmakta ama İstanbul'a varışım sanırım 13 Nisan gibi, bakalım tutacak mı.

24/Mart/2003 37. gün ( BOMBAY'A YOLCULUK )

Büyük tapınağın olduğu yere gelip merdivenlere oturdum. Saat daha 11 civarı, otobüsüm saat 3 de. Bir aşağı bir yukarı dolaşan turistler, yanıma gelen dilenciler, satıcılar , etrafı izliyorum, bu arada maçı Avusturalya kazanmış.
Yanıma 2 genç oturdu, başladık muhabbete, bir tanesi hemen mevzuya girdi, coint, coint diyip duruyor 10 gr'ı 20 $ mış, konuyu değiştirdik, gelen geçen kızlardan konuşuyoruz. Bombaya gideceğimi söyleyince "o harika herhalde orada malum yerlere uğrarsın" demeye getirdi. Adam rişkacıymış, tamam dedi ben seni otobüse götürürüm, yani bir konuda adamla anlaştık.
Otobüsün kalkış yerine geldik. Yine dökük bir otobüs ve oturmaktan kıçım kemikleri ağrımaya başladı. Sabah 7 gibi Bombay'da olacağım, fakat kalmadan Hindistan'ın plajlarıyla ünlü Goa' ya gidip deniz, güneş keyfi yapıp tekrar Bombay'a döneceğim.

25/Mart/2003 38. gün ( BOMBAY / GOA )

Sabahın ilk ışıkları ile Bombay'a girdik. Bir dar cadden geçmeye başladık, yaklaşık 2 kilometre boyunca küçük barakalar var ve içinde dışında yatan insanlar, görüntü acayip sefil. Şoför beni bir yerde indirdi, bir kaç kişiye goa' ya gitmek istediğimi söyledim onlarda Dadar diye bir istasyona gitmemi söylediler. Sabah vakti, ama sanki tişörtüme bir kova su dökülmüş gibi. İstasyona geldim ve acayip kalabalık, her gişenin önünde kuyruk, insanlara soruyorum bana duvardaki tren tarife panosunu gösteriyorlar, ama bir şey anlamıyorum. Gişedekine soru sormak için yanaşıyorum bana kuyruğa girmemi işaret ediyorlar, iyide bir sorayım öyle bekleyeyim, yok izin vermiyorlar.Neyse sıra bana geldi, evet bu güne tren yokmuş hadi bakalım. İstasyon çıkıp sormaya başladım, ama doğru dürüst derdimi anlayan yok, taksicinin biri derdimi anladı ve bana bir meydan ismi, sinema ismi yazdı. Belediye otobüs durağına gelip görevli memura sordum oda bana meydana giden otobüs numaralarını yazdı, ulan kalabalık ve bir türlü binemiyorum, daha numarayı tespit etmeden millet hucum ediyor,ben tam numarayı doğrularken otobüs gidiyor. Görevli memura rica ettim ve beni bir otobüse ön kapıdan bindirdi, millet arkadan binip önden iniyor, iyi bir hırpalandım.

Meydanda indim, sinemanın karşı köşesi sıra sıra seyahat acentesi dolu. Bir kaçına fiyat sordum neredeyse hepsi aynı, klimalı bir büroya girdim, cennet sanki, bileti alıp çantayı bırakıp Bombay sahilini sorup sahile geldim. Uzun bir kumsal, aşağıya inip sandalatleri çıkarıp sahil boyunca yürümeye başladım. Bombay gördüğüm kadarıyla hoşuma gitti, birde sıcak olmasa.

Çantayı alıp otobüse bindim. Otobüs temiz ve yeniye benziyor, yolcuların çoğu genç ve temiz giyimli. Sabah erken saatte Goa'da olacağım.

26/Mart/2003 39. gün ( GOA )

Erken bir vakitte, saat 5 gibi otobüsten indim. Motorbisikletli bir otel simsarı ile sahile yakın bir otele geldik. Kadın fiyatı düşürmedi. Başka bir otele gidip görevliyi kaldırdık, anlaşıp oda anahtarını aldım, yorgunluktan hemen uyumuşum. Uyandım, palmiyalar arasında, yeşillikler içinde harika bir otel. Otelin bahçesindeki restaurant'da kahvaltı yapıp bir duş alıp sahile doğru yürümeye başladım.

Yaklaşık 500 metre sonra okyanusla karşı karşıya kaldım. Bembeyaz uzun bir sahil ve palmiye ağaçları, üzerimi çıkartıp kendimi kumların üzerine attım. Deniz acayip sıcak, zaten burada sezon bitmiş, yani sıcak mevsim başlamak üzere, bizdekinin tam tersi. Bir restorandın kumsaldaki şemsiye altındaki şezlonguna oturdum, birde büyük bir bira söyledim.

Ne iyi geldi be.

Bu bölge yakın zamana kadar Portekiz sömürgesi altındaymış, gece otele gelirken bir kaç kilise gördüm. Yani Hıristiyan halkburada çoğunlukta. Hindu halkından sonra 2'ci çoğul halk Müslümanlar ve dünyanın ikinci kalabalık Müslüman halkı burada yaşamakta, ücüncü halk Hıristiyanlar. Uzun kumsalda 1 saate yakın yürüdüm, o kadar uzunki yürümekle bitmez.

Otele dönüp biraz dinlenip güneşin batışı için tekrar sahile geldim. Kumsalda tahta bir masaya oturup büyük bir bira söyledim, herkes sahilde ve güneş okyanusta kayboldu.

Burada 4 gün kalmayı düşünüyorum, bu sahili çok sevdim ve uzun bir maratondan sonra tüm yorgunluğumu burada bırakmak istiyorum.
Otelin bahçesinde bir süre oturduktan sonra markete alışverişe gittim.

27/Mart/2003 40. gün ( GOA )

Sabah 10'na kadar yatak keyfi yaptım. Marketten aldığım karper peynir, reçel ve beyaz ekmekle karnımı doyurdum, birde 3-4 gündür bisküvi yemekteyim. Yani yemekle pek aram yok, Vitamin haplarına ağırlık verdim. Öğlene doğru sahile indim ve dünkü aynı yere geldim. 1 büyük bira söyleyip sahilin tadını çıkarmaya başladım. Koca koca dalgalarla uzun bir süre boğuştum. Fazla turist yok ve olanlarda çoğunlukla orta yaşlarda. Bu bölgede bir çok sahil var, ben Benalum sahilindeyim. Yarın belki Colva plajına gideceğim. Güneşin batışını izleyip otele döndüm. Bahçedeki televizyonda savaş haberleri var, bir kaç turist merakla ve dikkatlice dinlemekteler. Bende anlayabildiğim kadar biraz izledim. Ara sıra Türkiye'yi göstermekte, çarşıdaki internet cafe de okuduğum Türk sitelerinde Meclis kararı halen çıkmamış ,yani üsler için, bu güzel.

28/Mart/2003 41. gün ( GOA )

Hindistan'ın gürültülü, kalabalık ve pis ortamından sonra burası sanki apayrı bir yer, sakin, yeşillikler arasında sanki bir cennet ve bende bayağı bir dinlendim. Yarın için Bombay'a bilet almayı düşünüyorum. Bombay gezeceğim son şehir olacak ve çok merak ediyorum. Dönüş yolculuğunda mümkün olduğunca çok az yatak molası vermeyi düşünüyorum. Eğer başarabilsem non stop dönmeyi planlıyorum, o güçü şu an kendimde görebiliyorum.

Yaklaşık 2 saatlik bir yürüyüşten sonra Colva plajına gelip bir barda mola verdim. Burası da harika ve daha kalabalık, 2 bira içip kendimi dalgalara bıraktım. Benalum plajına dönüp güneş batana kadar oturdum. Otele gelip şekerli domates çorbası ve köfte yiyip odaya çekildim. Yarın son günüm ve Bombay'a hareket

29/Mart/2003 42. gün ( BOMBAY'A YOLCULUK )

Odayı teslim edip otobüs kalkış yerine geldim. Daha vakit var, çantayı bagaja teslim edip Goa'nın merkezi Panaj'i dolmuşuna binip yarım saatlik bir yolculuktan sonra merkeze geldim. İner inmez bilet aldığım otobüs şirketinin ofisini gördüm, aklıma gelen tekrar geri dönmeyip buradan otobüse binmek, nasıl olsa otobüs buradan geçecek. Ofise girip desk arkasındaki adama durumu anlattım, oda telefon edip karşı tarafla konuşup bana buluşma için bir saat verdi. Şehir nehir kenarında kurulu küçük bir yer, nehir boyu yürüp ara sokakları gezdim. Yolda gelirken uzaktan da olsa sanırım Vasco' da Gama burnunu gördüm.


Otobüs firmasına gidip adamın gösterdiği karşı köşede beklemeye başladım. Adam saat 3 gibi gelir demişti, yarım saat oldu yok, 1 saat oldu otobüs yok, gerçi şimdiye kadar hiç tam zamanında kalkmadılar, ama otobüsün içinde değilim ve paniklemeye başladım. Hani otobüs şoförü veya yetkililer, siktir et ibneyi, gelir bizi Bombay'da bulur çantayı alır demesinler. Biraz terlemiş halde ofise girdim. Konuştuğum adam orada yok, kızlara derdimi anlatmaya çalışıyorum. Onlarında başı kalabalık, bana karşıyı işaret ediyorlar. Ulan ne bok yedim, dönsene geri, bunların ne halt yiyecekleri belli olmaz. Tekrar köşeye döndüm, benden terler boşalıyor. Gözüm karşıdan gelen otobüslerde, neredeyse önlerine atlayacağım. Otobüsünde nasıl bir şey olduğunu hatırlamıyorum. Saat 04:45 gibi bir otobüs durdu, herif beni tanıdı ve çağırdı, lanet olsun be.

Gece 01:00 gibi mola yerindeki telefon bürosundan ilk defa evi aradım, annem açtı, babamla, Necip'le, Yasemin'le ve azda olsa Oziy'le görüştüm, içim acayip rahatladı.

30/Mart/2003 43. gün ( BOMBAY )

Sabah güneş doğmadan otobüs Cross meydanında indirdi. Elimdeki şehir haritasından oteller bölgesi Colaba'nın neresindeyim buldum, bir taksiye binip beni en ucuz otele götürmesini söyledim. İlk otel geceliği 10 $ , ikincisinde 7 $, anlaştım. Otellerin pahalı olduğunu biliyordum ama bu fiyat pahalı oldu. Oda acayip küçük, kutu gibi, hanın bir katını küçük küçük bölüp oda haline getirmişler.

2 saate yakın uyuyup dışarı çıktım. Otel Meşhur Hindistan kapısının 500 metre yakınında ve ünlü cadde Causeway'a yürüyerek 10 dakika. Hindistan kapısının olduğu yere yürümeye başladım. Köpeğini gezdirenler, yerde duvar dibinde yatanlar, çay tezgahını kuranlar ve tam karşımda Bombay'ın en ünlü
oteli Taj otel. Kapı anıtının orada bir duvara oturup etrafı izlemeye başladım, şehir uyanmakta. Hindistan'a karadan ve havadan ulaşım imkanı yokken gemiler buraya yani bu kapını olduğu yere yanaşırlarmış.

Kraliçe Elizabet'in şehri ziyareti anısına bu görkemli yapıt yapılmış.

Bir aksilik olmaması için tren biletimi şimdiden almak üzere istasyona doğru yürümeye başladım. Köprü altlarında ve sokaklarda yatan halk çeşme başlarında sabah temizliklerini yapıyor. Bir pasta hane bulup yaş ve kuru pastalarla karnımı doyurup istasyondan biletimi aldım. Rezervasyondaki kız uzun uzun bir şeyler anlatmaya çalıştı, ama anlamadım.

Tekrar kapını oraya gelip fil adasına tekne bileti aldım. Adada büyük bir mağara içerisinde heykeller bulunmaktaymış.1 saat gibi yolculudan sonra adaya vardık, giriş 5 $ pahalı geldi girmedim. Oturup bir şeyler yiyip içip geri döndüm. Colaba'nın ünlü Causeway caddesine geldim bolca turist bir aşağı bir yukarı sokak satıcılarını ve mağazaları gezmekte. Bende tüm caddeyi gezip otelin sokağına saptım, burası Müslümanların bol olduğu yer, mağazaların isimleri ve tabelalar Arapça yazılı ve birde tavuk döner yapan bir büfe, döner takılı değil.

Güneş batmaya yakın serinlik çökünce tekrar caddeye ineceğim, hava acayip bunaltıcı. Biraz dinlenip Bombay'ın o güzel kordon boyuna geldim. Güneş batmak üzere ve kordon acayip kalabalık. Duvar üstünde oturacak yer yok gibi, etraf bol cana seyyar satıcı ile dolu ve halk daha düzgün görünümlü. Güneşin batışı izleyip ara caddelerden geçerek Causeway caddesine geldim, acayip kalabalık. Bolca turist var ve neredeyse tek sıra halinde bir aşağıya bir yukarı yürüyorlar. Bu arada sık sık uyuşturucu satanlar yanıma yaklaşıp teklif yapıyorlar. Otele dönüş yolunda kaldırım üzerinde şiş kebap yapan bir tezgah, şaşırdım ve hemen tezgahın yanına gittim. Fiyat ucuz, 2 tane yaptırıp yemeğe başladım. Bu arada sokaktaki barlara iyi marka arabalarla gençler gelmekte yani ortam İstanbul'daki istiklal caddesi gibi ve sanırım geç vakitte bardan çıkanlar bu şiş kebapla karınlarını doyurmakta. Bizde az yapmadık, ne benzerlik. Bombay hareketli, hızlı, kalabalık ve kaliteli bir şehir.

31/Mart/2003 44. gün ( BOMBAY )

Sabah geç kalktım. Sokakta bir Thali yedim, 2 bardak da meyve suyu içip rastgele 2 katlı bir şehir içi otobüsünün ikici katının en ön tarafına oturdum. Şehri böyle gezmek en kolayı, yani gidecek belirli bir yer yoksa. Son durakta indim, semt fakir bir semt, yani Bombay'ın biraz dışarısı. Sokaklarda gezinip bir pasta hanede bir şeyler yiyip kordonun sonundaki Malabar tepelerine gitmek için otobüse bindim. Son durakta inip yokuş yukarı yürüyerek Nehru parkı ve Firuz Şah parkına geldim. Tepeden Bombay'ı izleyip bir bankın üzerine uzandım. 3 maymunlu bir adam geldi ve başladı maymunlarla gösteri yapmaya.
Para verip resim çektirenler var, bende maymunu sırtıma alıp resim çektirdim. Böylece bir maymunla bu kadar samimi oldum.

Kordona dönüp caddeleri gezmeye başladım. En hoşuma giden Victorya merkez garı oldu, çok şahane bir yapı. Şehirde buna benzer harika yapılar var ve sanırım çoğu İngiliz sömürge zamanından kalma.

Geniş bir pakta öbek öbek kriket maçı yapanlar var, ama asıl ilgiyi Afrika ırkından siyahların yaptığı futbol maçı görmekte, buralarda futbol çok bilinen bir spor dalı değil. Causeway caddesi üzerindeki Bombay'ın en eski restaurant'ı Leopald'a girip bira molası verdim. Kafam biraz iyi halde kapını (İndia Gate ) oraya gelip duvar üstünde uzun süre oturdum.

01/Nisan/2003 45. gün ( BOMBAY / ARMİSTAR TRENİ )

Bugün 1 Nisan memleketime bahar gelmiştir.

Öğlene kadar odada, eşyaları çantama yerleştirip biraz zaman geçirdikten sonra dışarı çıktım. Bir otobüse bindim ve otobüs tesadüfen Bombay'ın en eski camisi Cuma mescidin oraya geldi. Müslüman olduğumu söyleyip camiye girdim. Avluda geniş bir havuz ve içerisinde balıklar, mimari güzel ve olduğı gibi beyaz taşlardan yapılma. Camiden çıkıp biraz ileride bir tapınağa geldim, fakat içeri gimek imkansız acayip kalabalık. Çarşı içerisinde dolanıp hayvanat bahçesi ve hemen yanındaki Albert müzesine geldim. Önce hayvanat bahçesine girdim, sıcaktan hayvanlar mayışmış bir köşede yatıyorlar. Müzeyi gezip, bahçesindeki çimlerin üzerinde uzun süre oturdum.

Çantayı alıp istasyona geldim. Harekete 3 saat var, oturup milleti izlemeye koyuldum. Bu sırada yanıma bir Hint' li oturup benle konuşmaya başladı, o kendi dilinde bana birşeyler anlatıyor bende ona Tükçe anlatıyorum, bir ara kendi biletini gösterip benim bilete bakmak istediğini söyledi. Bende bileti ona gösterdim.

Bana telaşlı telaşlı bir şeyler söyleyip, kalkıp gitmeye başladı. Bana da kalkıp gelmemi işaret ediyor. Beni danışmanın oraya götürüp adama bir şeyler söylemeye başladı, adamda dönüp bana anlattı. Ulan bileti aldıkdan sonra doğru dürüst bakmamışım, yer numaram var ama yatak için yedekmişim. Bileti alırken kız bana bunu anlatmaya çalışıyormuş , hadi bakalım yol 2 gece, yataksız nede güzel geçer. Adam bana tren hareket etmeden önce asılacak listeyi kontrol dedi. Merakla listeyi beklemeye başladık. Liste geldi, benden önce Hintli genç fırladı, almışız yatağı. Hint' li gence teşekkür edip bir içecek ısmarladım.

2 gece trendeyim ve kalabalık bir öğrenci grubunun içine düştüm. Bayağı gürültü yapıp sesli sesli konuşuyorlar, inşallah erken inerler.

02/Nisan/2003 46. gün ( BOMBAY / ARMİSTAR TRENİ )

Tam tamına 1900 km yolculuk yapacağım, en uzun yolculuğum bu olacak. Tüm gezi, tahmini 20 bin km tutuyor. Dünyanın yarı çevresi.

Tren gene neşeli ve kalabalık, bu son trenim, keyfini çıkarıyorum. Bol bol satıcılardan yiyecek içecek alıyorum, yatağım en üstte, yatarak, uzanarak yolu bitireceğim. İçimde birazda burukluk var. Nasılda alışmıştım, yarın sabah erkenden sınırda olup ve bu güzel ülkeye veda edeceğim.

03/Nisan/2003 47. gün ( SINIR/ LAHOR )

Saat 8 gibi sınıra ulaştım. Sınır henüz açık değil, defterimi çıkartıp bunları yazmaya başladım. Sınıra gelirken minibüste gözlerim doldu ve birazdan bu ülkeden çıkacağım, sanki bu hüznü havada anlamış gibi kapalı ve serin. Çıkış işlemlerini yapıp Pakistan tarafına geçerken, arkamı dönüp uzun uzun son kez baktım.

Öğlen civarı Lahora geldim. Hemen Qeutta için otobüs bileti alıp şehri gezmeye çıkdım. Büyük bir cami ve meydana gidip uzun bir kuleye çıktım. Lohar' da oldukça pis ve düzensiz bir şehir. Otobüsün yanına döndüm. Alt aksanların hepsini sökmüşler, koca bir tamirat var, yani bu otobüs birazdan yola çıkmayacak gibi, merakla seyrettim. Tamiratta bitti ve kaptanın kapı önünde durup binenlerin sırtını sıvazlamasıyla otobüse bindik. Tekbirler eşliğinde otobüs hareket etti ve uzun sıkıntılı yolculuk başladı.
Molada çok lezzetli bir patlıcan musakka yedim, özlemişim.

04/Nisan/2003 48. gün ( QEUTTA/ TAFTAN )

Otobüsten inip kılı kılına son Taftan otobüsüne yetişdim. Otobüsün içi bir karış yine toz ve pislik, gece yerlere yatakları serip bir güzel uyudular. Benimde canım çekmedi değil. Bu yolda dördüncü gecem, daha 3 gece var. Aklım Hindistan'da uyumuşum.

05/Nisan/2003 49. gün ( TAFTAN SINIRI / ZAHEDAN )

Çölde güneş doğdu ve sabah vakti köye ulaştık. Tuvalet faciasını yaşadığım motel gibi yere geldim. Çeşmenin orada bir güzel kafayı ve ayaklarımı yıkadım. İçeride 4 tanede Japon var onlarda İran'ı gezip Türkiye'ye gireceklermiş. Onlara biraz bilgi ve çantamdaki Türkiye haritasını verdim ve sınıra doğru yürümeye başladım. Pakistan sınırını çıkıp İran'a giriş yaptım ve hemen Tahran'a bilet almak için otogara gittim. Savaştan dolayı olsa sık sık durdurulup kimlik ve çanta kontrolünden geçiyoruz. Özellikle Pakistan'lılar daha sıkı aranıyor ve göze çarpan belirli yerlerde uçak savarcıların olması. Yolda kayıt için bir yerde durduk, Trabzon plakalı bir tır, yanlarına gittim. İki kişiler, çay içiyorlar, bana bir memleket çayı ikram ettiler. Hindistan'a gidip geldiğimi söyledim, "sen kafayımu yedun" dediler.

06/Nisan/2003 50. gün ( TAHRAN/ MAKO )

Tahran'ın doğu garajında inip Mako için diğer otogara gittim. Lavaş ekmek peynirle karnımı doyurup otogarın bahçesindeki çimenlere uzandım. Oturmaktan kıçım kemikleri sızlıyor ama pes etmek yok 2 gece yolculuğum kaldı.

07/Nisan/2003 51. gün ( MAKO / AĞRI )

Hemen bir taksiye binip İran- Türkiye sınırına geldim. Sınır karakol girişindeki odada askerden izin alıp üzerimdeki eskileri çıkartıp attım, resmen kokmaya başladım. İstanbul'a 1 gecem kaldı ama acayip yoruldum, özellikle ayaklarım davul gibi ve sızlıyor. Sınırı geçtim ve Türkiye'deyim. Başardım ve acayip duygular içindeyim. 51 gün önceki yere döndüm, ama hala rüyada gibiyim. Doğubeyazıt' da gelip İstanbul'a bilet aldım ve hemen bir pasta haneye girip haberleri izlemeye başladım. Saddam Bağdat'ı teslim etmiş, yani Bağdat düşmüş. Amerikan askerleri şehri almışlar, birde alt yazı geçiyor. Uzakdoğu'da sars paniği, ulan bu ne demek. Biraz sonra bir ölümcül hastalık olduğunu öğrendim, iyi yırtmışız. Koca bir kahvaltı yapıp Faruk'a telefon ettim, yarın sabah İstanbul'dayım.

Hava serin, otobüs hareket etti. 4 tane Çinli genç çocuk (molada sohbet ettik) İstanbul'a çalışmaya gidiyorlarmış. Çok da sefil gözüküyorlar, yemekleri ben ısmarladım. Çin pasaportları var ama sanırım Uygur bölgesindenler, fazla bir şey söylemiyorlar.

Gece geç vakitte kadar geçtiğimiz yerleri izledim ve malo da bol acılı bir mercimek çorbası içtim.

08/Nisan/2003 52. gün ( İSTANBUL )

Evdekilere telefon etmedim. Babam beni görünce şaşırdı, "insan bir aramaz mı" dedi. Hemen eve gittim. Ozan bizde, anneme ses etmemesini söyledim ve odaya girdim. Beni gördü ve uzun bir süre yüzüme baktı, siniri hala geçmemiş.

Yaşamım boyunca kalbim hep Hint halkının ve Hindistan'ın yanında olacak, teşekkür ediyorum.

Necmi Toraman / 2003 ©
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
http://www.necmitoraman.com

 

New York Sokaklarında

New York

Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...

Hayallerim ve Gerçekler: Küba

Kuba

Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa  diye fısıldayıp duruyordu.

S.Miguel Kalesi

S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.