Uçağımız Albuquerque havaalanına indiğinde saat 14:00 olmuştu. Long Beach’ten direk sefer olmadığından Albuquerque’ye Salt Lake City üzerinden geldik.
Bir California günü daha başlamıştı. Mavi gökyüzü ve enerjisini eksik etmeyen güneş. Bir de garip bir gürültü.

Son İmparator filmini ilk kez 1987'de izlemiştim. Çin İmparatorluğu'nun son varisi Pu Yi'nin kişiliğinde...
| 4. BÖLÜM |
|
|
|
| Necmi TORAMAN | |
|
10/Mart/2003 23. gün ( CHİTWAN MİLLİ PARK ) Gece yine misafirim vardı, tavanda kocaman bir örümcek, aslında misafir olan benim, buralar onun yeri. Kahvaltıda otel müdürü ve garsonla anlaşabildiğiz kadar sohbet ettik. Bu otele hiç Türk gelmemiş ben ilkmişim eminim bir çok yer dede öyle olacak, umarım gezi boyunca bir Türk'e rastlarım. Birde karayolu ile gelip tekrar Hindistan'a dönüp oradan tekrar karayolu ile dönmeme çok şaşırdılar, şunu biliyorum bir çok gezgin karayolu ile gelip ülkelerine uçakla dönmekteler ama ben geliş ve dönüşü tamamen karayolu ile yapmayı kafaya koymuşun, ne olursa olsun tamamlayacağım.Rehber çocuk geldi ve nehir kenarına gidip orman gezisi için isim kayıt ettirdik, güvenlik acısından 2 saat sonra dönemiz gerekiyormuş. Bir kanoya 3 rehber, ben ve turist bir kız bindik, sabah saatleri bolca kuş ve pusuya yatmış timsahların yanından geçtik. Rehber uzun burunlu timsahların pek saldırgan olmadığını ama diğer türün saldırgan olduğunu anlattı. Karşı kıyıda indik, ben ve iki rehber bir yana diğer turist kız ve rehber diğer tarafa yöneldi, yani ayrıldık. Ormana daldık, elimde uzun bir değnek rehberleri takip ediyorum, hayvan görünce panik olmamamı ve bir ağaç arkasına saklanmamı söyledi, ne var ki orman o kadar tehlikeli gözükmüyor yada bana öyle geldi. Bolca kuş türü, orman tavuğu ve maymun sürülerinden başka bir şeye rastlamadık. Ara sıra ağaç tepelerine çıkıp sağı solu gözetliyorlar, asıl aradıkları tek boynuzlu gergedan ama maalesef denk gelemedik. Kanonun beklediği yere giderek nehrin karşı kıyısına geçtik, otele dönüp yemek yedikden sonra ben ve 3 turist -biri bayandı ve güzeldi,- fil sırtına binip asıl sık ağaçlı balta girmemiş bir ormana daldık. Hayvan bayağı büyükmüş, sanki 1 katın balkonunda oturur gibiyim. Nehrin sığ bir tarafından karşıya geçmek için nehre girdik. Bizim fil ilafsız 10 dakika su içti, biraz ileride yine gergedanlar var ama Asya kaplanı göremedik. Başladık fille beraber yıkanmaya, sırtına çıkıp durmaya çalışıyorum oda beni hortumu ile ıslatıp duruyor, kendini bir sağa bir sola yatırıp yıkıyor, bende üstüne çıkıp durmaya çalışıyorum nafile, bu harika banyodan sonra nehir kenarına oturup çay söyledim, bu yorucu ama bir o kadarda keyifli günü çay içip güneşin batışını seyrederek noktaladım. Bir fırsat olsa da Faruk'la Afrika'da şöyle 1 ay sürecek safari yapabilsek. Pokhara'da 2 gece kalmayı düşünüyorum, oradan tekrar Hindistan'a döneceğim. Sanırım 1 ay daha kalacağım ve sonra eve dönüş, galiba biraz zorlu geçecek. Galiba nezle oldum, burnum harıl harıl akıyor ve dudağımda uçuk çıktı. Faruk'un verdiği antibiyotikten içmeye başladım, umarım uzun sürmez. Bu arada gecenin bu vakti sana ne diyeyim Faruk ah,ah. Oğlanda büyümüştür. Çocuk sahibi olmak, dünyaya sahip olmak gibi bir şey herhalde. Bazı şeyleri ve bazılarını özlüyorum, nerede ve ne yapıyorlar, lanet olası. Göl kenarında çay içip otele dönüşte sınıra bilet aldım. 2 Mango 2 bira alıp terasta içmeye başladım. Burada 1 gece kalmaya karar verdim. Sabah erkenden sınıra hareket, sabah 06:30 da. Felaket bir yolculuktan sonra apar topar inip istasyona gittim derdimi anlatıp ilk tren için Delhi'ye bilet istedim. Tren perona yeni girmiş saat 18:10 gibi, benim sadece oturma yeri, yataklıda yer yoktu. Trene bindim, oturma yeri bile yok geceyi nasıl geçireceğim ?, biraz kapının orada ayakta durdum, sonra Hint'linin biri bana yer verdi kendide yan koltuklara sıkıştı. Sabah 8 civarı Delhi'de olacağım. Küçük bir fındık faresi yerdeki fıstık kabuklarını gelip gelip kokluyor, namusuz birde şirin ki, uzun süre izledim. Tren yine renkli, satıcılar, dilenciler, çalgıcılar... Tertemiz ve düzenli. Rişkacılar etrafımı sardı, kanım ısınan birine hemen tamam dedim, bildiğim otel ismini söyledim oda bana oranın pahalı olduğunu söyledi ve kendi oteline götürmek istedi, önce benim otele gittik, pahalı, tamam dedim senin otele gidelim, adam adını söyleyip duruyor ayyup, ayyup meğer adam Müslüman ve tam adı Muhammet Eyüp imiş. Otele geldik ucuz sıradan bir otel. Çamaşırlarımı yıkayıp bir duş aldım. Birde Eyüb'e yanımdaki İsviçre çakısını hediye ettim, beni ve Türkiye'yi hatırlasın diye. İstasyon yönüne yürüyerek eski Jaipur'u sordum ve o yöne doğru yürümeye başladım. Bir rişkacı ile anlaşıp rüzgar sarayına geldim. Önce duvarın arka tarafını gezdim, sonra dışarı çıkıp duvarın caddeye bakan kısmını gördüm. Duvar yukarı doğru incelen yarı apartman boyunda ve dış cephesi çok güzel işlemeli, küçük pencereleri bulunan harika bir hapı, bu duvar eskiden caddede yapılan törenleri bayanlar izlesin diye yapılmış. Kente geniş ve çok güzel bir cadden girdik. Kentin tamamı pembe yapılarla dolu ve harika bir mimari. Şehirde bir hazırlık var, tam olarak anlayamadım. Renkli renkli tenteler kurulmuş, koca koca su ve yemek kazanları cadde kenarlarına dizilmiş. Birde 4-5 metre boylarında parlak kağıttan ve şeffaf naylonlardan yapılma camiye benzer maketler, meğerse Müslümanların festival günüymüş, ama ne festivali olduğunu anlamadım. Bir sokak kahvesine oturup etrafı seyrederek çay içip tekrar caddelerde dolaşmaya başladım. Adamın biri yanıma yaklaşıp sohbet etmeye başladı, bende ona fil festivali bu tarihlerde var mı diye sordum oda yok dedi, demek ki benim bilgim yanlışmış. Adam rişkacı çıktı, ucuz bir fiyata fil mahallesini ve şehri gezdireceğini söyledi, anlaştık iyide oldu. Yayan gezemeyeceğim bir çok ara sokaklara girdik çıktık ve çoğu Müslüman mahallesiydi, birde küçük küçük camiler gördüm. Fillerin olduğu bir mahalleye geldik neredeyse her evi bahçesinde bir fil bağlı. Genç bir kaç çocuk bir fili boyuyorlar, neden diye sordum, turistleri gezdirmek içinmiş. Bayağı bir gezdikten sonra beni bir sarayın girişinde indirdi, saray eski bir Mihrace sarayı,kentin İsmi de Mihrace 2. Singh'ten gelmekte bu racalar savaştaki ustalık ve cesaretleri ile ünlü imişler, zaten sarayın içerisinde de çok güzel bir silah müzesi var. Oradan çıkıp Jantar Mantar'a girdim. Burası eski bir gözlem evi, içerisi çok ilginç yapılarla dolu. Bu yapılarla zamanında çok geniş bir astronomi gözlemi yapılıyormuş. Caddeler bir anada kalabalıklaşmaya başladı. Kazanlarda yemekler pişiriliyor. Bir rişkacı uygun fiyata ilginç yerlere götüreceğini söyledi, bindim ve mümkünse ara sokaklardan gitmesini söyledim. İlk olarak bir Hindu tapınağına getirdi, oradan bir göl ortasında bulunan bir saraya uzaktan baktık, oradan yine bir sarayın bahçesini gezdik ve adam esas konuya geldi, yani alışveriş, ama şunu açıkça söyledi "almanız önemli değil, ben götürdüğüm zamanda cüzi bir para veriyorlar", bende hepsine götür dedim. Caddeleri trafiğe kapattılar, polis sayısı da arttı, bende bir kenara oturup çay içip izlemeye başladım. Biraz sonra aşağı cadden kalabalık bir konvoy davullar eşliğinde, sırtlarında maketlerle meydana geldiler, sonra başka bir grup, başka bir grup. Meydan ana baba gününe döndü, farklı yerlerde davullar çalıp dans ediliyor,başka bir yerde tahta kılıçlarla gençler birbirleriyle dövüşmekte. Odadayım, günlük hesapladığım 10 $ ortalamanın 2 $ üzerindeyim, ortalamayı düşürmem lazım zaten bu ortalamanın içinde ekstra harcamalarda var, yani hesabım tutuyor. Şehirde tartıldım 82 kiloyum yola çıkarken 87'dim 5 kilo vermişim, buda normal. Tren boş 7-8 kişi var, 2,5 saatlik yoldan sonra Ajmer'e vardım. Buradan 20 dakikalık Pushkar için otobüse bindim. Kısa bir yolculuktan sonra inip otel aramaya koyuldum. Gölü gören bir otele yerleştim. Burası harika bir yer, küçük bir göl ve göle inen merdivenler, şirin bir çarşı, harika yapılar ve bolca hippi kılıklı gezgin var. Bir yer bulup tabak büyüklüğünde arası sarımsaklı, baharatlı, erimiş peynir, domates ve patatesten oluşan tavada kızartılmış ismi Nan olan sandviçi bir güzel yedim. Çarşıdaki küçük dükkanları dolaşarak milletin güneşi batırdığı yeri buldum, hemen hemen herkes burada, acayip bir mistik hava var. Burası beni etkiledi. Gölün kenarındaki merdivenlere millet oturmuş, büyükçe bir ağacın altındaki 2 davulcunun harika bir ritimle çaldıkları davulları dinlemekteler. Yoga yapanlar, çubuklarla gösteri yapan Japon'lar, yine uçlarında ateş yanan iplerle gösteri yapan gezginler, yerel çalgıcılar, yani ortam harika. Davullar güneş batana kadar susmadı ve güneş batınca davulcular para toplamaya başladılar.Ellerine sağlık. Çarşıda alışveriş yapıp, büyük bir tapınağı gezip eşyaları odaya bırakıp güneşi batırmak için aynı yere gittim, yine aynı renkli görüntüler. Akşam yemeğini otelin terasında yedim, sebzeli, patatesli bir pilav ve bira söyledim. Ulan bir pilav bu kadar lezzetli yapılır. Birde aldığım gömlekler çok hoşuma gitti. Yarın 1 ay olacak İstanbul'dakiler ne yapıyor acaba oziyi , zeynoyu çok özledim birde anamı. Seneye bu zamanlar daha doğuya gitmeyi planlıyorum, Kamboçya, Laos, Vietnam falan, bakalım para toparlayabilecek miyiz. Şu Hint halkını da iyice sevmeye başladım acayip sakin ve dost yanlısılar, birde şu ipe asılmış yazı sitilleri yok mu harika, hele inekler her yerdeler, ne karışan var ne kızan, temizlik desen umurlarında değil, pislik felsefeleri, tanrıları da bolca neredeyse herkesin bir tanrısı var. Yolum yine buralara düşebilir. Büyük Hint çölünün bulunduğu Jaiselmer'e geçmek için tren ve otobüs sordum bugün yokmuş, bende rota değiştirerek Jodhpur'a gitmeye karar verdim. Şansım yaver gitti ve iyi bir otobüse bilet aldım, tren yokmuş, Otobüsün en arkasına oturdum. Yavaş yavaş arazide çölleşmekte, yani Tar çölü başlıyor. Bir otelle anlaşıp çantayı bırakıp otelin terasa çıktım. Oldukça büyük bir kale ve tapınak gözükmekte birde şehrin maviliği daha net gözüküyor. Bir çocuk yanıma geldi şehir turu isteyip istemediğimi sordu, ama bu arada şunu söyledi yarın Holi bayramıymış her yer kapalı olurmuş, bildiğim, bu boya bayramı, insanlar yüzlerini vücutlarını boyayıp birbirlerine boya atmaktalar. Yarın renkli geçecek. Çarşıya inip biraz gezindim, saat geç olmak üzere, biraz meyve, cips ve bira alıp odaya geldim. Yalnız gelmek tabi ki biraz zor oldu, şu bakımdan, konuşmak yorum yapmak 2 kişi ile zevkli olurdu. Bazen kendi kendime konuşuyorum, aslında yalnız daha iyi oldu, çok durgunlaştım ve düşünecek çok vaktim oluyor. Bu gezinin sonuçlarını sanırım dönünce daha iyi değerlendireceğim. |
Bir kenti yazmak, o kentte hissedilenleri anlatmak her zaman kolay olmaz. Hele bir de yazacağınız kent, yaşadığınız kent değilse o kenti bütün sokaklarıyla...
Nedendir bilmem içimde bir ses, sürekli olarak yeni seyahat planları yaparken Küba, Küba, Kübaaaa diye fısıldayıp duruyordu.
S.Miguel Kalesi adını aldığı tepe üzerinde , Atlantik Okyanusu'na, Mussolu adasına ve Luanda'ya çepeçevre hakim noktada, 1575 yılında inşa edilmiş.