Çelik SÜZEN – Onu ilk gördüğüm an gözlerime hakim olamamıştım. Bir an göz göze geldiğimizi hatırlıyorum. Kafamı çevirmek zorunda kaldım. Güzel bir konuşma tarzı var gibiydi. Söyledikleri hakkında oldukça bilgili olduğunu düşündüm. Gürültü senfonisinin içinde kaybolmuşken tekrar ona baktım. Kendisine has bir özelliği vardı. Bu özelliğin nereden geldiğini anlamak için kendimi zorladım. Sonra araya diğerleri girdi. Hızlı konuşanlar, başkalarına söz hakkı tanımak istemeyenler, sessiz kalıp plan kurmayı yeğleyenler, bilgisi ve tecrübesi ile üstün çıkmaya çalışanlar ve karar vermek adına sessiz kalıp son sözü söyleyecek olanlar. Bir de, arada çırpınanlar vardı. Kapitalizm!

Senfoni ne kadar sürdü bilmiyorum, benim için yeterince uzundu. Bir ara dalıp gittiğimi hatırlıyorum. Çoktan bitmiş olan ilişkim ve California günleri aklıma gelmişti. Bir hayalden diğerine doğru sürüklenirken kalabalık odada yalnızlığımın keyfini çıkartıyordum. Kimsenin durumumu anlayacağı yoktu. Zaten anlamaları da gerekmezdi.
Sonra daha derinlere daldım.

5. Caddede yürüyordum. Aylardan Kasım. Ülkenin batısından aşina olduğum kokular, sevdiğim hayat tarzı burada da vardı. Dünyanın başkentinde. İçinde bulunduğum ilişkiyi nasıl bitirmem gerektiği hakkında detayları gözden geçirirken, bir taraftan da vitrinlere bakıyordum. Hoşuma giden bir kaç şey görmüştüm. Düşüncelerle birlikte hızlı adımlarla yürürken birden rahatladığımı hissettim. Sağımda bulunan gazete bayiine doğru ilerledim. Bir paket “Soft Pack Marlboro Lights” ve kibrit aldıktan sonra, 100 metre kadar ileride gördüğüm Starbucks’a doğru yürümeye başladım. Birden vazgeçtim. Ters tarafa döndüm. Broadway’in başlarına yakın bir yerde bulunan parkın içinde ufak bir büfede kahve satıldığını anlamamla birlikte kendimi banklarda buldum. Kahve ve sigara molası. Karşımda bir çift, el ele, göz göze bir şeyler konuşuyordu. Diğer tarafta yaşlı bir adam gazete okuyordu. Kasım ayı olmasına rağmen hava çok soğuk sayılmazdı. Gerçi bir-iki gün önce ciddi derecede ıslanmıştım. Yağmurda yürümenin nasıl bir şey olduğunu merak etmiştim. Otele geldiğimde büyük bir yağmur damlası gibiydim. Islak. Hızlı bir rüzgar darbesiyle yüzünüze gelen ve hafif bir acı bırakan cinsten yağmur damlalarından biri.

Sırt çantam ve neden içinde ağırlık yaptığını bilmediğim fotoğraf makinası ile birlikte parktan ayrıldım.

“Kahve ya da çay, hangisinden istersiniz?”

Düşüncelere ara vermek zorunda kalmıştım. Masanın etrafındaki insanlar, ne istediklerini kararlı bir şekilde söylediler. Bense az önce görmüş olduğum yeniden canlandırmaların etkisi ile, kahvede karar kıldım. Ortamda sigara içilmiyor olması canımı sıkmamıştı. Tekrar ona baktım. Sonra birileri bir şeyler sordu, konuşmaya başladım. Sonra konuşmam bitti.

Tekrar geri döndüm. Broadway’de ilerlemeye devam ediyordum. Sağlı sollu sıralanan butiklerden içeri bakmayı da ihmal etmiyordum. Sonra garip bir yerlere geldim. Meydan gibi bir yer. Biraz daha yürüdüm. Solumda büyük bir bahçenin içinde beyaz bir bina duruyordu. “Belediye Meclisi” gibi bir şeyler yazıyordu kapısında. Biraz daha ileride meşhur bir köprü vardı. Sağa döndüm ve geride kalanlara tekrar bakmaya karar verdim. Bir zamanlar suyun kenarında yükselen ve artık olmayan ikizlere. Binadan geriye kalan profillerden yapılmış haça baktım. Sonra listeye. Bir tanıdığınızın olmaması listeye bakmayı kolaylaştırıyordu. Bazıları ağlıyordu. Kimisi ise hala şaşkındı. Muhtemelen bazıları da sinirli, hatta çok sinirliydiler. Olay yerinden ayrıldım. Şaşkın bir şekilde olayları gözümün önüne getirmeye çalıştım. Her şey göz açıp kapayana kadar olmuştu. Kendi başıma gelenler ise pek öyle göz açıp kapama süresi içinde olmamışlardı. Bir sigara daha yaktım. Karşıda duran diğer eyalete baktıktan sonra, izmariti sinirle yere fırlattım ve dükkanlara girip çıkmaya başladım.

Tekrar şehrin merkezine doğru ilerlemeye başladım. Bu sefer farklı bir yoldan ilerliyordum. Kendimi Çin Mahallesinde buldum. Sokak satıcıları ile ilgilendim. Saçma sapan şeyler satıyorlardı. Çin’e gidip görmenin bir anlamı olmadığı kararını aldım. Hızlandım. Sağımda duran iki kişi şapkama bakıp bir şeyler söylediler. Duymamazlıktan geldim. Sonra çılgınca ara sokaklara saptım. Kayboldum. İnsanların köpeklerini gezdirdikleri ve daha önce iki kez gelmiş olduğum parka geldim. Kırmızı tuğlalardan yapılmış binanın üzerindeki yazı gözüme çarptı. Üniversite kütüphanesiydi sanırım. Yaşlı zencinin biri çantasının içinde ilgimi çekecek satılık eşyaları olduğunu söyledi. Sonra arkamdan beni takip etmeye başladı. Allahtan yaşlıydı. Birden kararımı değiştirdim. Geri döndüm ve üzerine doğru yürümeye başladım. İlerideki sokağın başındaki mavi beyaz renkli polis arabası ters gidebilecek bir durum karşısında yardımıma yetişebilirdi. Belki!

“Ne var?”

Yaşlı adam çantasını açtı. İçinde büyük bir saat vardı, o kadar. Masa başına koyulanlardan.

“Alarmı hala çalışıyor” dedi.

Güldüm. Alarm çoktan çalmıştı bir kere. “Artık çalışan alarma ihtiyacım yok” dedim.

Tekrar kırmızı tuğlalı binaya doğru gittim.

Tabelaya baktım. NYU.

Bir süre sonra dönüp dolaşıp aynı yere çıktığımı anladım. Sonra da saatler önce kahve molası verdiğim parka ulaştım. Karşıya geçmek üzereyken, bir sigara daha yaktım, sonra yanımda bulunanlardan birisi benden sigara istedi. Verdim. Sigarasını yaktım. Yeşil ışığı kaçırmamak için hızla karşıya geçmeye başladım. O da benimle beraberdi.

“Sigara için teşekkürler”
“Bir şey değil”
“Nerelisin?”
“California”
“Ok”
“Bye”

Parkta bir mola daha verdim. Hava soğumuştu. Yine de banka oturdum. Soğuk hava benim için şarj makinası gibiydi. Hala da öyledir.

Otelin birinde birisiyle buluşacaktım. Saat 4 gibi. İki saat kalmıştı. Satın almak istediğim şeyleri tekrar kontrol ettim. Sonra, Madison Square Garden’a geldim. Sonra Time Square. MTV stüdyolarını geçtikten sonra, alış veriş için bir kaç yere daha baktım. Turistler ellerinde fotoğraf makinaları ile hızlı giden hayatı durdurmaya çalışıyorlardı. Ne aptallık!

Buluşma noktasına yakın bir yerlerde, bir Starbucks buldum. Sonra, parıltılı meydanın içinde süzülen binlerce yüze tek tek bakmaya başladım. Etrafına bakarak yürüyenler, nerede olduğunu bilemeyenler, kararlı ve ilgisiz adımlarla şehri iyi bilenler, ve benim gibi kapı önlerinde duvara dayanmış olarak sağa sola bakanlar. Çığlıklar TRL programının yapıldığı MTV stüdyosuna ünlü birisinin geldiğini gösteriyordu. Kimdi? Umrumda değildi. Otele doğru ilerledim. Zaman gelmişti. Düşüncelerimi nasıl anlatacaktım? Bilemiyordum. Asansöre bindim. Doğru kata çıktım. Odayı buldum. Kısa bir kararsızlık devresinden sonra, içeri süzüldüm. Yanına oturdum. Semineri veren güney aksanlı hafif şişmanca kadın oldukça heyecanlıydı. Kitaplarla ilgili bir şeyler anlatıyordu. Ödüllü kitaplar falan.

”Senin fikrin nedir?” Soru karşısında, tekrar gerçeğe dönmek zorunda kalmıştım.

Senfoni bitmişti, ama anlaşılan son bir solo gerekiyordu.

Fikrimi belirttim. Fazla detaya girmemiştim. Durumu anlayan anlamıştı zaten.

Onunla göz göze geldik. Sonra diğerleri ile birlikte dışarı çıktık.

Birden kendimi yanında buldum.

“Sigara içer misin?”
“Evet”
“Seni bir yerden hatırlıyorum?”
“Ben de seni”
“Amerika olabilir mi? California”
“Hımm, hayır, ben New York’taydım”
“Hangi Üniversite?”
“NYU”

Kırmızı tuğlalı bina. Sonra, aklıma Nevada – Arizona sınırında gördüğüm Hoover barajındaki iki heykel geldi. Empire State Building içinde bulunan heykellere ve duvarda bulunan figürlere olan benzerliklerini düşünmeye başladım.

“Sigara için teşekkürler”
“Bir şey değil”
“Sen neredeydin?”
“California”
“Ok”
“Görüşmek üzere”
“Tamam”

Binadan ayrıldım. Soğuk bir Ankara gecesi içinde yeni bir başlangıca adım attığımda, ihtiyarın bana satmaya çalıştığı cinsten bir alarmlı saate ihtiyacım olduğunu düşündüm.

Print Friendly and PDF

 

Sizin düşünceleriniz?