Ümit OTAN – Yöreyi iyi bilenlerden değilseniz, hele bir de Efes Antik Kenti’nin büyüsüne kapıldıysanız İzmir’den Selçuk’a gelişte hemen sola kıvrılan daracık yolu es geçebilirsiniz. Zaten yıllarca önce Rumlar da es geçilsinler diye o dağların en kuytu en görünmez yerine kurmuşlar mekânlarını. Kimseler uğramasın diye de adına Çirkince demişler.
O dar yola sapıp altı kilometre gidiyorsunuz, sizi yeşilliklerin arasına özene bezene yerleştirilmiş beyaz badanalı evler, güleç yüzlü insanlar karşılıyor. Dido Sotiriyu’nun Kırkıca’sı, Sabahattin Ali’nin Çirkince’si bugünün Şirince’sinde şimdilerde büyük çoğunlukla Selanikliler yaşıyor. “Cennet hayatı”, alışılmadık kalabalıklara, rantçıların aç gözlü telâşına yenik düşmemeye çabalıyor, direniyor. Bahar, Şirince’de bir başka yaşanıyor.

Meydandaki caminin hemen yanındaki ulu çınara sırtınızı dayayıp çayınızı yudumlarken yörenin yaşlılarından ilk anılar geliyor:
“Şu çeşme başındaki yaşlı çınarı bizden önce buralarda yaşayan bir Rum dikmiş. Bir gün çınarın başında dua edip ağlayan bir turist gördük. Sonradan öğrendik ki Şirinceli bir Rumun oğluymuş. Babasından buradaki yaşamı dinleyerek büyümüş. Babası oğluna bu çınarı nasıl diktiğini anlatır dururmuş. Şirinceli Rumun oğlu her yıl buraya gelip babasının diktiği ağacın önünde dua etmeyi adet haline getirdi…”
Camına asılı tabelasıyla size şarabın yanında muhabbet de vaat eden Şirince’nin ünlü meyhanesini geçip çarşıya girdiğinizde Bodrum’un 35-40 yıl öncesiyle buluşmuş gibi oluyorsunuz. Yöre kadınlarının el emekleri çarşı boyunca sergilenmiş. Tezgahların başındaki yaşlı kadınlar mahcup bir yüzle bizi çağırıp, özenle işlenmiş masa ve sehpa örtülerini görmemizi istiyorlar. Onları kırmak mümkün olmuyor.

Temiz badanalı evler. Kapıların önünde kadınlar “Dilerseniz evimizi gezebilirsiniz” deyip içeri buyur ediyorlar. Büyük kapılar bahçelere açılıyor. Önce bir bardak şarap ikram ediliyor. “Bu bizim ev şarabımız” diye öğünüyorlar. Ardından kekik, zeytinyağı, şarap ya da ceviz ihtiyacımız olup olmadığını soruyorlar.
Selanik’te alıştıkları tütün, tahıl tarımından Şirince’de üzüme, incire, zeytine geçişleri pek kolay olmamış ilk göçmenlerin. Göçmenlerden çoğu Selçuk’a ovaya göç etmişler. Yıllarca önce kapısı, çerçevesi, camı sökülüp başka yerlere taşınan evler şimdilerde ateş pahası.

“Benden Selam Söyle Anadolu’ya” adlı kitabında Şirince’yi, “Şu yeryüzünde cennet diye bir şey varsa, bizim Kırkıca o cennetin bir parçası olsa gerek.” diye anlatan Dido Sotiriyu, küçüklüğünün geçtiği sokakları yıllar sonra gelip gezerken “Buraları düşlüyordum. Düşlediğim gibi yazmıştım. Her şey aynı. Şirince’yi görünce yazdıklarımın gerçek olduğunu anladım. Harika bir şey bu…” derken gözyaşlarını tutamamıştı. Ünlü öykücümüz Sabahattin Ali de, mahallenin Rum çocuklarıyla nasıl koşuşturduklarını, çam kabuğundan yaptıkları kayıkları meydandaki çeşmelerin yalaklarında nasıl yüzdürdüklerini anlatırken “Bu kadar güzel bir yere nasıl olup da Çirkince adını verdiklerine çocukluğumdan beri şaşar dururdum” diye yazmıştı.
Yemyeşil yamaca özenle sıralanmış evler sanki bir ressamın yeni bitirdiği tablosu gibi. Bazı “uyanıklar” hiç olmayacak yerlere yeni yapılar kondurma çabasında. Evlerin büyük çoğunluğu pansiyona ya da gözleme evlerine dönüştürülmüş. Şirince’ye gidip gözleme yemeden dönmek olur mu?
Yeniden ulu çınarın bulunduğu meydana döndüğümüzde neredeyse “çakırkeyif” olmak üzereyiz. İkram edilen bir bardak şarabı geri çevirmek olmaz diye başlanıyor ama her evde tekrarlanınca sonuç böyle oluyor. Çantalarımız Şirinceli kadınların elişleri, dağlardan yeni topladıkları kekikleri, şarap ve zeytinyağı şişeleriyle epeyce ağırlaşmış.
Masamızda kahvelerimiz, karşımızda eski konukların yadigarı ulu çınar. Sotiriyu’nun, Sabahattin Ali’nin çocukluğunu yaşadıkları Şirince’de bahar sevincini anlatabilmek kolay değil, yaşamak gerekiyor…
umitotan@gmail.com

Sizin düşünceleriniz?